Ramazan, rahmetin ve mağfiretin mevsimi, 11 ayın sultanı… Onu karşılamak bizim için her zaman farklı bir telaş olurdu. Bir ay öncesinden hazırlıklar başlardı; annem dolaplara yemeklikler hazırlar, bizler de terafinin sevincini beklerdik.
Ramazan geldi mi, ilk gün herkes ya evinde olurdu ya da büyüklerine giderdi. İftardan sonra terafi hazırlığı başlar, sonrasında bizler sahura kadar top oynamanın macerasını yaşardık. Camdan başımızı çıkartıp davulcunun gelişini seyretmek, sahura ezana yetişmek bambaşka bir telaştı. Hele bir de misafir geldiyse iftara sahur yapılmadan gönderilmezdi.
Ramazan’ın son günleri ise ayrı bir hüzün taşırdı. Ramazan selasını dinlemek çok zordu; tüylerimizi ürperten, gözlerimizden yaşlar döken o “elveda” deyişini duymak imam efendinin anlatılamayacak bir his bürünürdü bedenimize. Ve hemen ardından Bayram telaşı başlardı.
Annem Bayram temizliğinde olur, babam ile ben de bakkal Ali Amca’dan bayramlık şeker ve kolanya almaya giderdik. Bayram sabahı, akşamdan hazırlanmış bayramlıklarımızı giyer, camiye doğru yol alırdık. Cami çıkışı büyük evine, amcamlara bayram yemeğine giderdik. Ama bizim aklımızdaki tek soru hep aynıydı: “Ne kadar bayram harçlığı toplayacağız?”
Topladığımız harçlıklarla mahallemizdeki bakkal Ahmet Amca’ya gider, oyuncaklar, çıtpıtlar, leblebi tozları alırdık. Bu, bizim için bir gelenek haline gelmişti… Ve şimdi geriye dönüp bakınca, özlediğimiz her şeyin aslında ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ramazan’ın telaşı ve Bayram’ın neşesi, çocukluğumuzun en güzel hatıralarını oluşturmuştu...Özlüyorum








