Kayseri Ak Parti Milletvekilli Dr.Murat Cahit Cıngı'dan ders niteliğinde açıklama:Kayseri, yüzyıllar boyunca ilmin merkezlerinden biri olarak anıldı. Osmanlı kaynaklarında “Makarr-ı Ulema”, yani Bilginler Karargâhı şeklinde anılması, şehrin bilime verdiği önemin köklü geleneğini yansıtır.1135’te Melik Mehmed Gazi (Danişmendli) tarafından yaptırılan ilk medreseyle başlayan bu birikim, Selçuklu döneminde Hunat Hatun Medresesi, Hacı Kılıç Medresesi, Sahabiye Medresesi ve Pervâne Bey gibi anıtsal medreselerle ve ayrıca dünyada erken örneklerinden sayılan tıp kurumlarıyla Kayseri’de şekillendi.Özellikle 1206’da tamamlanan Çifte Medrese (Gevher Nesibe Şifâhanesi ve Tıp Medresesi) ile Kayseri, Anadolu’nun ilk tıp-medrese komplekslerinden birine kavuştu. Üstelik bu yapı, Avrupa dâhil geniş bir coğrafyada bilinen en eski entegre tıp okulu + hastane örneklerinden biridir. Bu kültür Osmanlı döneminde daha da kurumsallaştı.
Davud-ı Kayserî’nin İznik Medresesi’nin ilk başmüderrisi oluşu, Ahmet Şemseddin Karahisari’nin hattatlık geleneğine katkısı, Müftüzade ailesinin şer’î ilimlerde oynadığı roller, bu şehirden yükselen ilmi damarların Osmanlı’nın merkezî kurumlarına nasıl ulaştığını gösterir.Tüm bunlara ilaveten, 1907’de merkezde 44 medrese ve kütüphane bulunması, bu sürekliliğin taşrada eşi az görülen bir düzeye ulaştığını ortaya koyar. Modern eğitim istatistikleri de aynı resmi doğrular.1914’te Kayseri genelinde 1040 okul vardı ve şehir Osmanlı’nın en fazla okula sahip dördüncü vilayeti olmuştu. (Sivas, Kastamonu ve Hüdavendigar’dan sonra.) Aynı dönemde Ankara vilayetinde yalnızca 341 okul bulunuyordu. Talas Koleji, Kayseri Lisesi ve Sanayi Mektebi gibi kurumlar sayesinde şehir, klasik medrese geleneğini modern eğitimle birleştiren güçlü bir merkez hâline geldi.Bugünün Kayseri’sine bakarken bu derin ilim damarını hesaba katmadan şehri anlamak mümkün değildir. Makarr-ı Ulema, asırlardır devam eden eğitim ve düşünce mirasının şehir ölçeğinde kazandığı kurumsal kimliği tanımlamaktadır.Seda Kantekin
Davud-ı Kayserî’nin İznik Medresesi’nin ilk başmüderrisi oluşu, Ahmet Şemseddin Karahisari’nin hattatlık geleneğine katkısı, Müftüzade ailesinin şer’î ilimlerde oynadığı roller, bu şehirden yükselen ilmi damarların Osmanlı’nın merkezî kurumlarına nasıl ulaştığını gösterir.Tüm bunlara ilaveten, 1907’de merkezde 44 medrese ve kütüphane bulunması, bu sürekliliğin taşrada eşi az görülen bir düzeye ulaştığını ortaya koyar. Modern eğitim istatistikleri de aynı resmi doğrular.1914’te Kayseri genelinde 1040 okul vardı ve şehir Osmanlı’nın en fazla okula sahip dördüncü vilayeti olmuştu. (Sivas, Kastamonu ve Hüdavendigar’dan sonra.) Aynı dönemde Ankara vilayetinde yalnızca 341 okul bulunuyordu. Talas Koleji, Kayseri Lisesi ve Sanayi Mektebi gibi kurumlar sayesinde şehir, klasik medrese geleneğini modern eğitimle birleştiren güçlü bir merkez hâline geldi.Bugünün Kayseri’sine bakarken bu derin ilim damarını hesaba katmadan şehri anlamak mümkün değildir. Makarr-ı Ulema, asırlardır devam eden eğitim ve düşünce mirasının şehir ölçeğinde kazandığı kurumsal kimliği tanımlamaktadır.Seda Kantekin 




