1961’de Kayseri’nin İncesu ilçesinde başlayan yolculuğu, daha bebekken İstanbul’un kenar kuytularına uzanır. Kasımpaşa’nın dar sokaklarında, babasının berber dükkânının kokusuyla, mahallenin sert mizacıyla büyüyen Kaçan; okulu yarım bırakıp yazının peşine düşenlerden oldu. Gırgır ve Leman gibi mizah dergilerinde Andante ve Jak Laban imzalarıyla absürd hikâyeler yazsa da, asıl kalbini 1990’da attırdı: Ağır Roman.
Kolera Mahallesi… Taksim’in hemen yanı başında, şehrin tam ortasında ama kalplerin kıyısında duran hayali bir mekân. Mahalle değil sanki bir karakter; kavgaları, delileri, fahişeleri, delikanlıları, hayalleri ve içten içe çürüyen düzeniyle nefes alan bir organizma. Gıli Gıli Salih ve Tina'nın tutunamayan aşkı, Kaçan’ın satırlarında yalnız bir hikâye değil; 80’lerin neoliberal rüzgârında savrulan, kentsel dönüşümün ayak seslerini duyan bir toplumun panoramasıdır.
Ağır Roman’ın yayımlandığı yıllar, Türkiye’nin ağır hikâyelerle dolu dönemleriydi: Yoksulluk, baskı, hızlı şehirleşme, kenar mahallelerin unutulması… Kaçan’ın romanı, o karanlığı olduğu gibi taşıdı; makyajsız, filtresiz, süssüz.
Fakat Kaçan’ın kendi hayatı da en az romanı kadar karanlık sayfalar içeriyordu. 1995’te hakkındaki tecavüz ve işkence davası, aldığı ceza, hapishanede uğradığı saldırılar ve ardından gelen toplumsal dışlanma… Bu süreç, onun ruhunu gölgeledi. Kaçan, yalnızlığın en sert yerinde, 2013’te Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak hayatına son verdi. Ölüm şekli, ardında bıraktığı soru işaretleri ve tartışmalar, Türk edebiyatının hiç tamamlanmayacak bir cümlesine dönüştü.
Ama tüm bu fırtınaların ortasında Ağır Roman, hâlâ ayakta. Hâlâ Kolera’nın o kesif kokusu, Salih’in çaresiz gururu, Tina’nın acıyan gülüşü edebiyatseverin yakasına yapışıyor. Çünkü Kaçan ne bir kahraman ne de bir şeytan olarak okunmalı; o, yaşadığı toplumun çelişkilerini sırtına yüklenmiş, iyiyle kötünün ince çizgisinde yürümüş bir anlatıcıydı.
Belki de bu yüzden Ağır Roman, Türkiye’nin görmezden gelinen yüzüne tutulmuş en dürüst aynalardan biri olarak hâlâ okunuyor. Ve o ayna, bize şunu usulca fısıldamayı sürdürüyor:
“Her mahallenin bir Kolera’sı vardır; mesele, onun adını söyleyip söyleyememekte.”
İbrahim Esat Güler




