Tarih kitapları onun adını çekingen bir fısıltı gibi kaydeder; ne doğduğu yıl bellidir ne de mezar taşı zamana direnebilmiştir. Fakat her tasavvuf yolcusunun bildiği gibi, bazı isimler yazıyla değil, gönülle yaşar. helvacı dede de bu gönül isimlerinden biridir.
Kayseri Ansiklopedisi’nin satır aralarında saklanan bilgiler, onun aslında “Şeyh Eimmetü’l-Hulvanî” adıyla kaydedilmiş bir Hak dostu olabileceğini söyler. Zamanla halk dilinde sadeleşen, incelen, yuvarlanan bir isim… Sonunda gönüllere “Helvacı” diye yerleşmiş. Belki de dergâhında fakirlere ikram ettiği helvaların bereketi, ona bu lakabı veren en emin delildir.
Ancak bir başka menkıbe vardır ki, Helvacı Dede’nin adını asıl efsaneleştiren de o olur…
Rivayet edilir ki Kapadokya’nın gönül fatihlerinden Turesan-ı Veli, hac yolculuğu sırasında tanıştığı gönül dostu Şeyh Hülvan’ı Kayseri’ye getirmiştir. Yıllar boyunca ışığını çevresine saçan bu manevi rehber, bir gün Turesan-ı Veli’nin annesinin evinde kaynayan helvanın başındadır. Anne, sıcak helvayı karıştırırken içinden bir ah geçer:
— “Hasan’ım da olsaydı da şu helvadan sıcak sıcak yeseydi…”
Söz, bir annenin yüreğinden çıkıp, bir velinin gönlüne düşer. Şeyh Hülvan helvayı alır; ne yel alır o helvayı, ne deve. Bir anda kendini Mekke’de, Turesan-ı Veli’nin yanında buluverir. Sıcak helva, çölde nisan yağmuru gibi kokar. O günden sonra adı Helvacı Dede olur; hem helvanın sıcağıyla hem kerametinin ateşiyle…
Bugün Kayseri’nin bazı köşelerinde hâlâ onun adına anılan bir dergâhın kalıntılarından söz edilir. Küçük bir cami, birkaç taş, bir de halkın gönlünde tüten hatıralar… Helvacı Dede’nin mezarı nerededir bilinmez; lakin onun hikâyesi Kayseri’nin manevî atlasında yerini hiç kaybetmez.
Zira bazı insanlar taşlara değil, kalplere gömülür.
Ve kalpler, taşlardan çok daha uzun yaşar.
Helvacı Dede de işte böyle yaşar:
Bir tas helvanın sıcaklığında,
Bir velînin duasında,
Bir şehrin asırlara yayılan kokusunda…





