"Ey nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.
Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 39/53)
Tüm güç ve kudret, sonsuz imkânların sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a aittir.
O dilerse bir kapıyı kapatır, ama binlercesini ardına kadar açar.
İnsana düşen — ne kayıpların yasına saplanmak ne de kazançların sarhoşluğuna kapılmaktır.
İnsana düşen, tevekkülün ağırbaşlı vakarıyla başını eğip, kalbini Hakk’ın rahmetine teslim etmektir.
Hayat, düz bir çizgi değildir.
Bazen ilkbahar olur, dallar çiçek açar; bazen kış olur, o dallar çıplak kalır.
Bazen insanın eli tuttuğu her şeyi altına çevirir; bazen dokunduğu her şey dökülür.
Ancak her mevsim, insanın kendi iç mevsimini öğretir:
Varlıkta şükür, yoklukta sabır.
Epiktetos der ki: “İnsanı olaylar değil, olaylara yüklediği anlam sarsar.”
Ve tasavvuf bu sözü bir adım öteye taşır:
“Olaylar seni sarsıyorsa, Allah’ı unuttun demektir.”
Çünkü mümin bilir ki, kaybettiği hiçbir şey, Hakk’ın ilminden dışarı düşmemiştir.
Kapanan her kapı, aslında kalbin başka bir eşiğe çağrılmasıdır.
Ümitsizlik, Kalbin Donmasıdır
Rasûlullah (s.a.v.) bir gün ashabıyla oturuyordu. Gün boyu insanlara tebliğ etmiş, gönülleri Kur’an ile diriltmişti. Mübarek simasında bir yorgunluk sezildi. Tebessüm etti, sahabilerine dönüp şöyle buyurdu:
-“İçinizden biri Kur’an okusun; gönlüm dinlensin.”
Ashab-ı kiramdan biri edeple diz çöktü ve okumaya başladı. Sesindeki sükûnet, Kur’an’ın ilâhî sadasıyla birleşti. Efendimiz başını öne eğmiş, kalbiyle dinliyordu.
Nihayet sıra yazımızın başında ifade edilen ayete geldi:
-“Ey nefislerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, Allah bütün günahları affeder…”
O anda Efendimiz (s.a.v.) başını kaldırdı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Ve buyurdu:
- “Evet, Allah affeder; önemsemez günahları.
Allah affeder; önemsemez günahları.”
Sonra sustu, sahabiler sükût içinde bekledi.
Efendimiz’in dudaklarından şu söz döküldü:
- “Allah soğutanları sevmez.”
Zümer Sûresi’ndeki ayet, aslında insana “yeniden başlama cesareti” verir.
Allah Resûlü’nün, bu ayeti işitince başını kaldırıp
-“Evet, Allah affeder, önemsemez. Allah affeder, önemsemez.
Fakat Allah, soğutanları sevmez,”
buyurması, bu hikmetin doruğudur.
"Soğutanlar kimdir?"
Allah’ın rahmetini daraltanlar, insanları ümidsizliğe itenler,
kalplerdeki baharı kışa çevirenlerdir.
Oysa hakikat, korku değil rahmet merkezli bir dindir.
Mevlânâ’nın dediği gibi:
-“Ümitsizlik, şeytanın tarlasına ektiği en acı tohumdur.
Kalbinde ümit yoksa, dua da yeşermez.”
Bir Kapının Kapanışı, Bin Kapının Açılışıdır:
Bir gün Medine’nin sokaklarında bir acı sessizlik vardı.
Rümeysa validemizin o küçük yavrusu hastalanmış, kocası Ebu Talha ile beraber ellerinden geleni yapmalarına rağmen iyileşmemişti.
Bir sabah, Ebu Talha alacağını almak üzere evden çıkarken, yavrularının başını okşadı.
Eşine yavrusunu emanet etti ve yoluna koyuldu.
Ama o gün ikindiye doğru, minik yavru ruhunu Rahman’a teslim etti.
Rümeysa validemizin yüreği yanıyordu.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bir anneydi; ama aynı zamanda Resûl’ün yetiştirdiği bir mümineydi.
Eliyle yavrusunu sardı, yüreğiyle teslim oldu.
Akşam olunca eşinin geleceğini bildi. Eşinin en sevdiği yemeği yaptı gòzyaşları ile..
Sonra Gözyaşlarını sildi, yüzünü yıkadı, eşinin gelmesine yakın sürmesini çekti.
Ebu Talha kapıdan girer girmez “Hoş geldin” dedi.
Ebu Talha’nın ilk sorusu şuydu: “Yavrumuz nasıl?”
Rümeysa, derin bir nefes aldı ve dedi ki:
“Yavrumuz, dünden daha rahat bugün.”
Rahatlatıcı haberi alan Ebu Talha, bir anda evdeki yemek kokusunu aldı. Sevdiği yemeğin hazir oldugunu ögrenince, hemen sofraya oturdu, karnını doyurdu. Eşinin yüzüne yemekten sonra bakınca sürme ve güzelliğini farketti, eşiyle birlikte oldu, sonra Rumeysa sessizce konuştu:
“Ey Ebu Talha, bir komşumuz benden emanet istemişti.
Verdiğim emaneti geri istedim ama bana kötü sözler söyledi.
Sence emaneti geri isteyen mi haklıdır, yoksa emaneti vermek istemeyen mi?”
Ebu Talha, öfkeyle: “Elbette emaneti geri vermeyen haksızdır!” dedi.
Rümeysa, başını eğdi:
“Ey Ebu Talha,” dedi,
“Allah da sana bir emanet vermişti…
O emaneti bugün geri aldı.
Sen de o emaneti geri isteyen komşu gibi Allah’a mı darılacaksın?”
Bir anda Ebu Talha’nın dizlerinin bağı çözüldü.
Yere kapandı, gözlerinden yaşlar aktı.
Ve şöyle dedi:
“Ey Rümeysa, sen yalnızca bir anne değil, imanın zirvesisin.”
Sabah olduğunda Ebu Talha Mescid-i Nebevî’ye gitti.
Resûlullah (s.a.v.) onu görünce tebessüm etti:
“Ey Ebu Talha, bu gece olanları ben mi anlatayım, yoksa sen mi?”
Ebu Talha mahcup bir şekilde: “Siz anlatın, Ya Resûlallah.” dedi.
Resûlullah buyurdu:
“Bu gece Rabbim bana cenneti gösterdi.
Ve orada, tahtlar üzerinde oturan bir hanım gördüm.
O, senin eşin Rümeysa idi.
Sabır gösterdiği için Allah ona o makamı verdi.
Ve ey Ebu Talha, bil ki dün geceki birlikteliğinizden Rabbim sana yeni bir çocuk lütfedecek.”
Rumeysa ve Ebu Talha’nın kıssası, işte bu hakikatin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Evlat kaybı, bir annenin kalbinde açılabilecek en derin yaradır.
Ama Rumeysa, o yarayı isyana değil, sabır ve teslimiyete dönüştürmüştür.
Yemeğini gözyaşlarıyla yoğurmuş,
ama yüzünü eşine tebessümle çevirmiştir.
Çünkü o biliyordu: “Emanet emanete iade edilmiştir.”
O taht, sabrın ta kendisidir.
Çünkü sabır, edilgen bir bekleyiş değil,
Hakk’ın hükmüne rızanın içsel devrimidir.
Nietzsche’nin “Amor fati – kadere aşk” dediği şey,
tasavvufun “rıza” makamıdır aslında.
Rızâ, kaderin zindanını bahçeye dönüştürür.
Hayatın Mevsimleri: Bahar da Sınav, Kış da..
Sivas cezaevinde bir mahkum gördüm: 250 daire değil, her bir binada 20-30 dairenin olduğu 250 bina yaptırmış bir müteahhit.. İflas etmiş, dolandırıcıliktan cezaevine girmiş.. bir zamanlar şöhretin doruğundaki insanlar, bir kelimesinden dolayı gözden düşüyor, TV'lerden kovuluyor..
En yüksek makam sahipleri bir anda yerinden olabiliyor. Celal Bayar, 2. Cumhurbaşkanımız iken,
Kayseri cezaevinde bir mahkûm olabiliyor. Veya cezaevinde yatar iken Ülkenin kaderini elinde tutacak makamlara insanlar gelebiliyor.
Çünkü hayat hiçbir zaman tekdüze değildir.
Bugün zirvedesin, yarın çukurda.
Ama hakikat şudur:
-“Yükselmek de imtihandır, düşmek de.
Çünkü her ikisinde de Allah seni sana gösterir.”
Marcus Aurelius şöyle der:
“İnsanın başına gelen her şey, doğanın planına dâhildir.”
Bizim dilimizde bu, “Her şey kaderdir” olur.
Ama kader, pasif bir yazgı değildir;
kader, kulun iradesiyle Hakk’ın kudretinin buluşma noktasıdır.
Ümidin Felsefesi
Ümit, insanın içindeki ilahî kıvılcımdır.
Umutsuzluk, kalbin karanlığıdır;
ümit ise, Allah’a açılan pencere.
Pascal der ki: “İman, kalbin bir sezgisidir.”
İşte o sezgi, karanlıkta bile ışığı arayan şeydir.
İslam düşüncesinde ümit, imanın dinamizmidir.
Zira inanan insan bilir ki,
başarının mimarı kulun gayreti değil,
gayretin arkasındaki ilahî kudrettir.
Biz gayret ederiz, ama sonucu yaratan Allah’tır.
Biz çalışırız, ama meyveyi veren O’dur.
Gayret bizden, tevfîk Allah’tandır.
Son Söz: Hayat Tekdüze Gitmez
Hayat bir çizgi değil, bir dairedir.
Her şey döner, her şey değişir.
Kış, bahara gebe; ölüm, dirilişe;
yenilgi, zaferin habercisidir.
Bu yüzden mümin, yenilgi kelimesini lügatinden siler.
Çünkü Allah’ı bilen, yenilmeyi bilmez.
- “Bir kapı kapanırsa, bin kapı açılır.
Kapanan, senin için değil, senden korunmak içindir.”
Ve unutma:
Ümitsizlik, imanın yorgunluğudur.
Ümit ise, Allah’a olan güvenin en sade duasıdır.







