Bazı türküler vardır; söylenmez, yakılır.
Bazı ağıtlar vardır; dinlenmez, insanın içine düşer.
Ağ Gelin işte böyledir.
Develi’den Tomarza’ya, Pınarbaşı’ndan Erciyes eteklerine kadar uzanan Avşar ve Türkmen obalarında, gelin baba evinden çıkarken söylenen bu türkü; bir ayrılığın değil yalnızca, bir insanlık imtihanının sesidir. Gelini ağlatmak için okunur ama aslında dinleyeni düşündürmek içindir. Çünkü bu ağıt, gözyaşıyla değil; vicdanla anlaşılır.
Ağ Gelin bir kişi değildir.
Ağ Gelin, masumiyetin adı, iftirakın rengi, kaderin suskun yüzüdür.
Gün göç günüdür. Oba hareketlidir.
Erciyes, her zamanki gibi uzaktan bakar; sessiz, vakur, yüce…
Ağ Gelin bu obanın içindedir. Yüzü ak, sözü ölçülü, yürüyüşü edeplidir. Güzelliği dillere düşmüş değildir; ama iffeti dağa yakışacak kadar ağırdır.
Derken yol kesilir.
Eşkıyalar çıkar karşılarına. Gözlerinde merhamet yoktur. Gözleri, kızın üstünde durur. İşte felaket burada başlar.
Ağ Gelin kaçar.
Koşar… Koşar…
Ayağı taşa takılır, soluğu kesilir ama durmaz.
Çünkü bilir:
Durmak teslimiyettir.
Dağa yönelir. Çünkü Türk’ün hafızasında dağ, yalnız bir yükselti değil; sığınaktır, şahitliktir, Allah’a yakınlıktır.
En sonunda bir uçurum…
Önünde boşluk, arkasında zulüm.
Başını göğe kaldırır. Sesi titrer ama duası nettir:
“Ya Rabbi,
beni bunlara teslim edeceğine
taş eyle, kuş eyle…
ama namusumu koru.”
Ve anlatılır ki dua kabul olur.
Ağ Gelin taş kesilir.
Eşkıyalar kaçar.
Dağ susar.
Ama taş susmaz.
Günler sonra sevdiği –nişanlısı yahut kocası– iz sürerek gelir.
Uçurumun kenarında taşları görür.
Ve rivayet o ki taş dile gelir:
“Teslim olmadım.
Namusumu korudum.
Ahımı yerde bırakma.”
Bu, bir intikam çağrısı değildir.
Bu, adaletin sesidir.
Bu defa eşkıya yoktur.
Bu defa kötülük yabancı değildir.
Bu defa zulüm, aynı sofradadır.
Ağ Gelin sevdiğine verilmez.
Sözü sorulmaz.
Hayatı başkalarının kararıyla çizilir.
Kocası kıskançtır; ama bu sevgi değildir.
Bu, sahip olma hırsıdır.
Kaynana susmaz. Gelin hep eksiktir, hep suçludur.
Bir kış günü, Erciyes’ten rüzgâr inerken, gelini:
– İnce gelinliğiyle,
– Yalnız,
– Kimsesiz
baba evine yollarlar.
Yol uzundur. Kar serttir.
Gelin yürür. Her adımda biraz daha yalnızlaşır.
Bir yerde dizleri çözülür. Gözleri göğe kayar. Dudaklarından şu söz dökülür:
“İnsan olmaktan yoruldum ya Rabbi…
Taş olayım, acıyı duymayayım.
Kuş olayım, uçup kurtulayım.”
Sabah olunca karın altında bir gelin bulunur.
Halk der ki:
“İnsan olarak yaşayamayan, tabiatın parçası oldu.”
İşte bu yüzden bu hikâye türkü olur.
Çünkü türkü, sessiz ölülerin dilidir.
Dağ, bu hikâyelerde mekân değildir.
Dağ, hakemdir.
İnsanların koruyamadığını koruyan yüce sessizliktir.
Kuş olmak; ölmek değildir sadece.
Kuş olmak, ruhun kafesten kurtulmasıdır.
Özgürlükle teslimiyetin aynı anda yaşanmasıdır.
Taş olmak; yok olmak değildir.
Taş olmak, acıya karşı son savunmadır.
Donmuş bir çığlık, silinmeyen bir kayıttır.
Namus, kadının omzuna yük değildir.
Namus, toplumun ve erkeğin ahlâk sınavıdır.
Sevgi olmayan evlilik, kış ortasında yola salınmış bir gelin gibidir.
Sonu çoğu zaman ağıttır.
Kıskançlık sevgi değildir.
Sevgi; güven ister, saygı ister, rıza ister.
İnsan: – Sevdiğiyle birlikte olmalı,
– Sevdiği işi yapmalı,
– Onuru çiğnenmeden yaşamalıdır.
Aksi hâlde ev, yuva olmaz; Erciyes kadar soğuk bir yalnızlık olur.
Bu hikâyeler boşuna söylenmedi.
Bu ağıt boşuna yakılmadı.
“Ağ gelin ağlar mısın,
Erciyes dağlar mısın…”
“Taş olayım yoluna,
Kuş olayım göğüne…”
“Ağ gelin gitmiş de,
Dağlara düşmüş feryadı…”








