Zamanın sararan yaprakları arasından süzülüp gelen bir esintidir Buhara. Toprağın kelama, kelamın ise sonsuz bir sükûta durduğu o mübarek iklimde, Maveraünnehir’in bağrından kopup gelen bir nur halesi yükselir. Gece, örtüsünü çekerken kainatın üzerinden; kalplerin üzerine çöken o katıksız karanlığı yırtacak olan bir el, bir gönül mimarı doğmaktadır. O, varlık iddialarının, şan ve şöhret hırslarının riyakâr çarklarını tersine çevirecek; mülkü ve saltanatı terk edip "yokluk" hırkasını baştan aşağı bir şeref nişanesi gibi kuşanacak olan zamane sultanıdır. Kelimelerin aciz, dillerin lal kaldığı o muazzam tecelli, ruhların deryasında bir nakış gibi işlenirken, asırların ötesine uzanacak bir manevi silsilenin de ilk hecesi yazılmaktadır. O, kalbi elinde, sırrı içinde saklayan; yeryüzünün yürüyen en zarif şefkat abidesi, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nden başkası değildir.
İşte bu makale; göklerin zeminle birleştiği o mübarek menzilde, nefsin yedi kat dehlizini aşarak saltanatını kulübede kuran, mahlukata eğilen, kadına hakkını teslim eden ve "halk içinde Hak ile" olmanın sırrına eren bir kudsî ömrün; günümüzün lüks şatafatına gömülmüş sahte taht sahiplerine karşı savurduğu manevi bir tokat, keskin bir hakikat haykırışıdır.
Merv’den Buhara’ya Uzanan Altın Silsile: Yusuf Hemedânî’nin İkiz Kolları
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ni ve onun kurduğu kudsî yolu anlamak, her şeyden önce bu aziz milletin manevi köklerine ve o muazzam tarihî silsileye inmekle mümkündür. Zira Hazreti Pir, asırlar boyunca bu necip milletin ruhunu emziren, aslen saf bir Türk evladıdır. Onun yürüdüğü yol, Maveraünnehir’in bağrında, hile bilmez bir Türk dürüstlüğüyle şekillenmiştir.
Bu yolun tarihî mimarisine bakıldığında, karşımıza Doğu İslam dünyasının en büyük kutuplarından biri olan ,"Yusuf Hemedânî Hazretleri" çıkar. O okyanustan öyle nehirler fışkırmıştır ki, her biri Türk dünyasının iman kalesini inşa etmiştir. Yusuf Hemedânî Hazretleri’nin yetiştirdiği dört büyük halifeden ilki, Anadolu’nun ve tüm Türkistan’ın manevi atası olan Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’dir. Yine aynı rahle-i tedristen yetişen, o büyük silsilenin bir diğer halkası ise Abdülhâlik Gucdüvânî Hazretleri’dir. İşte Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Hoca Ahmed Yesevî ile aynı kaynaktan beslenen, Yusuf Hemedânî’nin açtığı o nurlu yoldan yürüyen Abdülhâlik Gucdüvânî silsilesiyle bu kudsî emaneti devralmıştır.
Bu kudsî bağ, Nakşibendiyye’nin mayasının doğrudan "Türk irfanı" ile karıldığının en büyük nişanesidir. Aynı kaynaktan beslenen bu iki kol, asalağı reddeden, tembelliği lanetleyen, asaletini kılıçta veya gösterişte değil, hizmette arayan Türk karakterinin tasavvuf dünyasındaki şahikasıdır.
Taşın, Toprağın ve Yaralı Gönüllerin Dilinden Anlayan Bir Sultan: Hazreti Pir’in Hizmet Yılları
Asıl adı Bahâeddin Muhammed b. Muhammed el-Buhârî olan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hicri 718 (miladi 1318) senesinde Buhara'nın Kasr-ı Ârifân köyünde dünyaya gözlerini açtığında, kader çizgisi ona yeryüzünün en çetin ama en şerefli manevi terbiyesini hazırlamıştı. Tasavvuf semasının sönmez yıldızlarından olan Hazreti Pir, mürşidi Emir Külâl Hazretleri’nin kapısına sadakatle bağlandığında, önüne serilen ilk imtihan makamı ne yüksek kürsüler ne de yaldızlı kitaplardı. Mürşidi ona kalbin tezyini için nefsini yerle bir etmesi gerektiğini salık vermiş ve eklemişti:
-"Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Git, onları ara bul ve onlara hizmet et!"
Bu kudsî emir üzerine Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tam yedi yıl boyunca sokakları, insanların geçeceği yolları temizlemekle meşgul oldu. O ki gönüllerin sultanıydı; fakat elinde bir süpürgeyle kibir kulelerini deviriyor, yollardan taşları, dikenleri, dökülen çer çöpü ve eziyet veren her zerre pisliği bizzat mübarek elleriyle kaldırıyordu. Gururun kapısını kilitliyor, tevazu toprağına başını koyuyordu.
Ancak Hazreti Pir’in hizmet menzili sadece taşla, toprakla sınırlı kalmadı; o, asıl arınmayı toplumun en ücra köşelerinde, herkesin arkasını döndüğü acı feryatların merkezinde aradı. Kimsenin yaklaşmaya dahi cesaret edemediği, kokusundan ve görüntüsünden ürküp kaçtığı cüzzamlı hastaların kaldığı tecrit edilmiş mekânlara girdi. O mübarek elleriyle, cüzzam illetinin pençesinde eriyen, tenleri dökülen biçare insanların yaralarını yıkadı, merhemler sürdü, altlarını temizledi. Yatalak ve piri fani olmuş kimsesiz yaşlıların dizinin dibine çöküp onlara evlat oldu; öksürük krizleriyle sarsılan hastaların başını göğsüne yasladı. Hayatın dışına itilmiş bu mazlum ruhların yaralarını sararken, aslında kendi içindeki insanlık cevherini ve nefsini parlatıyordu.
Bu yedi yıllık riyazet bittiğinde, terbiye süreci daha da derinleşti. Hazreti Pir, sonraki yedi yılını ise Cenab-ı Hakk’ın dilsiz kulları olan hayvanata, mahlukata hizmete adadı. Sokaklarda kalmış hasta, yaralı, uyuz ve zayıf hayvanları bulur, onların da yaralarına merhemler sürer ve adeta bir anne şefkatiyle onları beslerdi. Yolda yürürken karşısına bir köpek veya kedi çıksa, "Bu da Halık’ın bir eseridir" diyerek durur, o mahlukat geçip gidene kadar saygıyla beklerdi. Gözyaşlarıyla mahlukatın önünde eğilen Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, feyzin ve kemalatın ancak ve ancak benlik davasından vazgeçip, yaratılanı Yaratan’dan ötürü baş tacı etmekle kazanılacağını bizzat yaşayarak tevil ediyordu.
Harem-i Şerif’te Bir İncelik: Kadına Hürmet ve Gönül Aynasında Safiyet
Hazreti Pir’in tasavvufi derinliği ve insan sevgisi, aile hayatında ve kadınlara olan muamelesinde tam bir asalet ve eşitlik manifestosuna dönüşürdü. O, hanımları hiçbir zaman erkeğin boyunduruğu altında ezilen birer nesne olarak görmemiş; bilakis onları kendi ruhuna denk, aynı hak ve hakikate iştirak eden, Allah’ın erkeğe sunduğu en mukaddes emanet olarak addetmiştir. Evlilik hayatı boyunca eşine karşı asla buyurgan, kaba veya kırıcı bir lisan kullanmamış; kadınların üzerine maddi ya da manevi bir yük olmaktan şiddetle kaçınmıştır.
Bu safiyet ve helal lokma hassasiyeti, onun feyz felsefesinin de merkezindeydi. Hazreti Pir, sırf dünyalık bir meşgale veya mecburiyetle, kalben rıza gösterilmeden ya da öfkeyle, kırgınlıkla pişirilen yemeklerin dahi insandaki manevi nuru söndüreceğini, feyzi yok edeceğini savunurdu.
Bir gün misafir olduğu bir mecliste önüne konulan yemeğe el uzatmamış ve müridlerine dönerek:
-"Bu yemek öfke ve isteksizlikle pişirilmiştir, bunda karanlık vardır. Kulun feyzini baltalar, yemeyiniz" buyurmuştur. O, sofraya gelen lokmanın sadece helal olmasını değil, aynı zamanda pişirenin gönül huzuruyla ve sevgiyle yoğrulmasını şart koşardı. Ailesinin geçimini ise lüks kıyafetler, saray özentisi eşyalarla değil; bizzat kendi elleriyle ektiği arpa ve buğdayın şüphesiz, tertemiz bereketiyle sağlardı.
"Halvet Der Encümen": Halk İçinde Hak ile Olmanın Sırrı
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin İslam düşünce tarihine vurduğu en büyük mühürlerden biri, şüphesiz "Halvet Der Encümen" düsturudur. Kelime anlamı "topluluk içinde yalnızlık" olan bu ilke, dağ başlarında, karanlık çilehanelerde dünyadan kaçarak dervişlik taslayanların ezberini bozmuştur. Hazreti Pir’e göre asıl yiğitlik, insanlardan el etek çekmek değil; çarşının, pazarın, ticaretin ve hayatın tam kalbindeyken bile gönlü Allah’tan ayırmamaktır.
Bu anlayış, melami meşrep bir gizliliği de beraberinde getirirdi. Onun dervişleri dışarıdan bakıldığında sıradan birer çiftçi, esnaf veya ziraatçı gibi görünür, içlerindeki o yangını, kalbî zikirlerini ve manevi derecelerini asla faş etmezlerdi. "El kârda, gönül yârda" mottosuyla, elleri dünyayı imar ederken, kalpleri her an Yaratan ile meşguldü.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, gösterişe ve şöhrete dayalı tarikat ritüellerini reddetmiş,
-"Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvet şöhrete sebep olur, şöhret ise afettir" buyurarak, dinin ve tasavvufun özünün insana hizmet ve toplumsal ahlak olduğunu ilan etmiştir. Maddiyata zerre kıymet vermez, vefat ettiğinde arkasında hasırından başka bir derviş çeyizi dahi bırakmayacak kadar mütevazı bir ömür sürerdi.
Mukaddes Mirasın Yağmalanması: Kumaş Kibirleri ve Taht Kavgaları
Şimdi dönelim Hazreti Pir’in o asil, o muazzam, o baştan aşağı hicap, sır, mahviyet ve asil bir Türk dürüstlüğü kokan hayatından; asrımızın zifiri karanlığına, maneviyat tüccarlarının kurduğu o riyakâr panayırlara...
Hazreti Pir, kendi sırrını faş etmekten kaçınan, velayetini gizlemek için adeta bir hiçlik perdesinin arkasına saklanan bir iffet abidesiyken; bugünün türedileri, metrelerce sarf edilmiş sarıklar, göz alıcı cübbeler ve takva süsü verilmiş şatafatlı kıyafetlerle meydanlarda, ekranlarda kendi reklamlarını yapmak için arz-ı endam etmektedirler.
İslam’ın sadeliğini ve zarafetini, kendi egolarını tatmin ettikleri birer podyum kostümüne çeviren bu güruh, kumaşların arkasına sakladıkları kibir kuleleriyle ümmeti selamlamaktadır. Üzerlerindeki cübbenin heybetini, içlerindeki boşluğu örtmek için kullanan bu figüranlar, sokaklarda boy göstererek adeta "Bana bakın, ben din büyüğüyüm" çığırtkanlığı yapmaktadırlar.
Daha da acısı, Hazreti Pir’in hasır üzerinde tamamladığı o dervişlik davasının, bugün nasıl sefil bir mal mülk, miras ve post kavgasına dönüştüğüdür. Kendilerine nispet edilen tarikatların holdingleşen yapıları içinde, pirin vefatının hemen ardından akbaba gibi çullanan sahte varisler; villaların, lüks araçların, vakıf mallarının ve müritlerin paralarının paylaşımı için mahkeme kapılarında, ekran önlerinde birbirlerinin gözünü oymaktadırlar. Hakikat yolunu bir miras hukukuna indirgeyen bu bedbahtlar, "Sen şeyhsin, hayır ben şeyhim" davasıyla, adeta birer feodal ağa gibi mürit toplama ve nüfuz alanı kapma yarışına girmişlerdir. Birbirlerini tekfir eden, koltuk sevdası uğruna mukaddesatın canına okuyan bu sahte mürşitler, tasavvuf tarihinin gördüğü en sefil tiyatroyu sahnelemektedirler.
Manevi İnhitat ve Keskin Hesaplaşma
Sokakları süpüren, cüzzamlıların iltihaplı yaralarını yıkayan, hayvanların altını temizleyen, nefsini köpeklere taş çıkartan bir hiçlikle terbiye eden, Yusuf Hemedânî’nin o asil rahlesinden süzülen Türk ruhunu taşıyan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri nerede; bugün milyon liralık lüks jiplerin içerisinde, koruma ordularıyla gezen, kul hakkını mideye indirirken takva pozu kesen o modern haramiler nerede!
-"Bu eli öpen cennete gider" diyerek mübarek dinimizi bir rant kapısına, sömürü çarkına çeviren bu asrın sahtekârları, Türk milletinin bin yıllık manevi atardamarını kurutmaktadırlar. Hoca Ahmed Yesevî’nin Anadolu’ya fırlattığı o tertemiz iman mayasını, Abdülhâlik Gucdüvânî’nin, Şâh-ı Nakşibend’in Buhara'da işlediği o lekesiz ahlakı alan bu necip milletin evlatlarını, din adına sömürenler en büyük hainlerdir.
İnsanların saf inançlarını, temiz duygularını, Allah ve Resulü'ne olan aşklarını paraya, makama ve siyasi nüfuzlara tahvil eden bu zihniyet; tasavvuf gibi muazzam bir ahlak okulunu, toplumun gözünde bir tiksinti nesnesi haline getirmiştir.
Mütevazılığı asalet bilen bir Türk Piri’nin ardından gidip, lüks içinde debelenerek müritlerine yoksulluk edebiyatı yapmak, en hafif tabiriyle haysiyetsizliktir. Bu şerefsizliği, bu manevi hırsızlığı, bu din ticareti yüzsüzlüğünü yapan her kim varsa; İslam’ın izzetine, Türk milletinin irfan geleneğine ve Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin aziz ruhuna en büyük ihaneti etmiştir.
Gönül dünyamızı körelten, gençlerimizi dinden, maneviyattan ve köklerinden soğutarak adeta inançsızlığın kucağına iten bu modern engizisyon artıkları, tarihin ve Hak katının en dehşetli azabına müstahaktır.
Tasavvuf; gösterişli sarıkların, süslü cübbelerin arkasına gizlenip taht kavgası vermek, mal mülk için müritlerinin gözünü oymak değil; Şâh-ı Nakşibend gibi kalbi elinde, gözü yaşta, "Herkes yahşi, ben yaman" diyerek bir ömür mahlukata kul köle olmaktır. Bu sahtekârların yalanları, kibirleri ve sömürüleri elbet bir gün tarih sahnesinde kendi başlarına çalınacak; Hazreti Pir’in o saf, berrak ve hilesiz Türkistan nuru, kalpleri aydınlatmaya her şeye rağmen yeniden devam edecektir.
M. Salim Nursaçan






