Karanlık duvarların ardında, demir parmaklıkların soğuk gölgesinde, insan ruhu bazen en derin uyanışlarını yaşar. Sivas Cezaevi'nin dar koridorlarında, yıllar önce tanıştığım bir mahkumun hikayesi, bu gerçeğin en çarpıcı tanıklarından biriydi.
Diyarbakırlı bir adam, mafyatik girdapların içinde kaybolmuş, gasp, zulüm ve adaletsizliğin pençesinde bir hayat sürmüştü. Dışarıda, Allah'ı, Kitab'ı, Peygamber'i unutmuş; her malı, her canı kendi hakkı sanmış, acımasız bir fırtına gibi esmişti insanların üzerinde. Sonra, kaderin eliyle cezaevine düşmüş – o dar koğuşa, beş-altı kişiyle paylaştığı o küçük hücreye.
Ben, cezaevi vaizi olarak, o koğuşlara girer çıkardım; sohbet eder, Kur'an okur, zikir yaptırır, bazen oyunlar oynardık. Zamanla samimiyetimiz arttı; kalbim ona ısındı, çünkü onda bir değişim görüyordum. Namaza başlamış, abdest almış, güzel bir insan olma yolunda kararlı adımlar atıyordu.
Bir gün, sohbetin ardından Kur'an'ı okuduk, zikrettik ve ellerimizi açtık dua için.
-"Ya Rabbi," dedim içtenlikle,
-"buradaki kardeşlerimize bir af nasip eyle. Kısa zamanda buradan çıksınlar, sevdiklerine kavuşsunlar." Dualarım, iyi temennilerle doluydu; özgürlük, aile sıcaklığı, yeni bir başlangıç...
Ama dua biter bitmez, o mahkum gözlerime baktı ve şöyle dedi:
-"Hocam, sen bizim affedilip çıkmamızı istiyorsun, ama ben dışarıda Allah'ı unutmuştum. Kitabı, Peygamber'i, adaleti... Herkesten gasp ediyor, zulüm ediyordum. Burada düştüm ve tefekkür ettim hayatımı. Nereye gittiğimi gördüm. Cenab-ı Hakk'a yöneldim, tövbe ettim, namazıma başladım. İyi bir kul olmak için gayret ediyorum. Eğer affedilirsem, dışarıda ne olacağımı bilmiyorum. Eski halime döner miyim? Onun için af dileme hocam. En azından burada cezamı çekeyim, zulümlerimin karşılığını vereyim. Kendime teselli bulayım; çünkü çok hata ettim, çok can yaktım."
Şaşırdım, ama derin bir saygı duydum. "Sadece kendini düşünme," dedim. "Eşin var, çocukların var. Onların ihtiyaçları, baba şefkati... Onlar da yaşasın bunu." Oysa o, ruhunun derinliğinde bir hikmet görmüştü: Cezaevi, onun için bir azap değil, bir rahmet kapısıydı. Dışarıdaki özgürlük, belki de esaret olurdu; burası ise tövbenin, tefekkürün yuvası.
Bu hikaye, Allahu Teala'nın her hadisenin arkasında bir hikmet sakladığını fısıldar kulaklarımıza. O, Alim'dir – her şeyi bilir; Hakim'dir – her şeyi hikmetle, ölçüyle, en güzel şekilde yaratır. Bize azap gibi görünen şeyler, aslında rahmetin kılığı olabilir; bir felaket, bir uyanışın tohumu; bir kayıp, bir kazanımın habercisi.
Düşünün: Yusuf Peygamber'in kuyuya atılışı, köle oluşu, hapsi... Hepsi, Mısır'ın vezirliğine giden yolun taşlarıydı. Görünende acı, arkasında hikmet; zulüm gibi duran, rahmete dönüşür.
Hikmet, işte bu: Her olayın bir mana, bir amaç taşıması. Kainatta rastgelelik yok; her zerre, ilahi bir denge içinde. Arının bal yapışı gibi – nektardan şifaya uzanan bir mucize; vücudumuzdaki kan dolaşımı gibi, her atışta hayatı sürdüren bir ölçü. Yağmurun toprağı ıslatması, fırtınanın yenilemesi... Hepsi, "Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık" (Kamer, 49) ayetinin tecellisi.
İnsan hayatında da öyle: Bir hastalık, belki kötü alışkanlıkları kırar, ruhu olgunlaştırır; bir iş kaybı, daha hayırlı kapılar açar. Cezaevi gibi bir yer, mahkum için tövbe mekanı olur – dışarıdaki "özgürlük" esaretken, burası kurtuluş.
Ey insanoğlu, eğer "Hakim" sıfatını bilirsen, "Alim"in ilmini idrak edersen, olayların arkasındaki güzellikleri görürsün. Görüneni aş, görünmeyene ulaş: Azabın içindeki rahmeti, karanlığın ardındaki nuru. Bu bakış, kalbi teskin eder, itimadı artırır. Her konuda – sevinçte, kederde – Cenab-ı Hakk'ın hikmetini ara; çünkü O, en güzelini düşünür, en hayırlısını verir.
Bu hikaye gibi, hayatın her sayfasında bir ders var: Tefekkür et, şükret, ve hikmetin gölgesinde yürü. O zaman, ruhun dokunur ilahi sırra, ve her şey mana kazanır.








