Her küçük çocuğun bir uçurtması vardı.
Babalarıyla el ele çıkıp, hayallerini gökyüzüne saldıkları rengârenk uçurtmalar…
Bir çocuk düşünün; arkasından sadece bakakalan, uçurtmaların renklerine, çocukların gözlerindeki sevince tanıklık eden.
Bu duyguyu hiç tatmamış, görmemiş, bilmemiş…
Her çocuğun uçurduğu uçurtmaya hayallerini üfleyen bir çocuk.
Uçurtmayla birlikte hayallerini de gökyüzüne bırakan.
Kimi zaman bir çikolata olurdu o hayaller, kimi zaman sadece çok mutlu olmak.
Bazen de kendi rengârenk uçurtmasına sahip olabilmek…
Gökyüzüne bakıp dilek tutan o çocuk, uçurtması kopup gittiğinde sadece bir ipi değil, bir umudu da elinden kaçırırdı.
Ve bazı çocuklar uçurtma uçurmayı değil, sadece uzaktan izlemeyi öğrenir.
Belki de bugün asıl mesele, uçurtması kopan çocuklar değil; hiç ipi olmayan çocukları görmemeyi öğrenmiş olmamızdır.
Aynı gökyüzüne bakıp bambaşka hayaller kuran çocukların varlığını fark etmemek, en büyük kopuştur.
Çünkü umut, bir kez elden kaçtığında değil; hiç tutulmasına izin verilmediğinde kaybolur.








