Bir dönem yazmak istediğim ama hep bugüne bıraktığım bir hikaye vardı.
İşte bugün, o hikayeyi dökmek istedim satırlara.
Gözlerimi kapatıp Rahmetli Babamın mektuplarında gönderici kısmına mutlaka yazdığı Türkistan Evleri sokaklarında dolaşıyorum…
İbrahim Sadri’yi dinlediğimiz günlerden, Kenan Doğulu’nun “Tutamıyorum Zamanı” şarkısıyla içimize dolan hüzne kadar her şey yeniden beliriyor aklımda.
İsmet Dost ile Anneannelerinin bahçesinde, çardağın altındaki o çift kaset çalarlı teybten çıkan sesi hatırlıyorum. “CARTEL bir numara, cehennemden çıkan çılgın Türk!” diye yükselen seslerimizle, sanki mahalleye konser verirdik. Gülerdik, eğlenirdik, şarkının içinde kaybolurduk.
Zamandan habersizdik, her şey olduğu gibi güzeldi.
Ama asıl hatıra, sabah namazlarından sonra başlardı.
Çocukluk arkadaşlarım Erkinbeğ Uygurtürk ve Seyit Ekber Tanrıdağ ile Anadolu Fuarı'na doğru yaptığımız koşturmayı unutmam mümkün mü?
Seyit genelde bize katılmazdı, ama Erkinbeğ ile ben, mısır koçanlarını toplamak için bir tür yarış içindeydik.
Sabahın ilk ışıklarıyla yola düşer, fuarın içinde koçanları toplamak için adeta çocukça bir ciddiyetle mücadele ederdik.
Bu, bizim için bir alışkanlıktan öte, bir ritüeldi.
Her sabah aynı hevesle kalkar, o koşturmanın keyfiyle güne başlardık.
Anadolu Fuarı'nın o sıcak yaz akşamları da hafızamda yer etmiş.
Çay bahçelerinde çıkan sanatçılar, ince belli bardaklarda içilen çay, şarkılara eşlik eden rüzgar… Yarım ekmek, Çaman Ekmek, Fil Dişi Bunlar.. Deve Dişi Kavrukkk.. Buzzz gibi Soğukk Suuu.. diye bağrışlarla küçük kutularda satmaya gayret ettiğimiz Şemşamerler.. Kavruklar..
Hayat o vakitler ne kadar sade ve samimiydi.
Bugün o günleri düşünürken içimde bir huzur büyüyor.
Anılar, zamanın içinden süzülüp gelen o tatlı hislerle dolu.
İnsan, geriye dönüp baktığında, ne kadar güzellik biriktirdiğini fark ediyor.
Geçmişte bıraktığımız zaman, belki o an fark etmediğimiz kadar değerliymiş.
Şimdi düşünüyorum da, biz o mısır koçanlarını toplarken, Çaman Ekmek veya Soğuk Su Satarken.. Şemşamerleri Bardaktan Külaha doldururken belki de bir şeyleri öğreniyorduk; sabrın, emeğin, samimiyetin anlamını.
O günlerin çocukları, bugünün büyükleri olduk ama bu hatıralar bizden hiç kopmadı.
İşte bu yüzden, Türk gençliğinin nereye gittiğine dair endişelerimi dile getirdiğim yazıda söylediğim gibi, her neslin kendi ritüellerini, değerlerini koruyarak büyümesi gerekiyor. Çünkü değerler ve hatıralar, sadece geçmişimizi değil, geleceğimizi de inşa eden köklerdir.
Ve şimdi bir kez daha söylüyorum: Belki zamanı tutamıyoruz ama hatıraları hep taşıyoruz. İşte o hatıralar, gençliğimizin pusulası olmalı.










Sony teyp almıştı babam kimsede olmayan çok güzeldi... İbrahim dost kasetlerimin finansörü idi... Bir bavul kaset