Asrın evliyaları birer birer gidiyor…
Her gidiş, sadece bir insanın aramızdan ayrılması değil…
Her gidiş, bir hafızanın susması…
Bir duanın eksilmesi…
Bir davanın yükünün biraz daha omuzlarımıza bırakılması demek…
Ve şimdi…
Türkistan ağlıyor…
Evet… Türkistan ağlıyor…
Çünkü o ulu çınarlar gidiyor…
Çünkü Doğu Türkistan’ı hür ve bağımsız günlerinde gören o son nesil yavaş yavaş bu dünyadan çekiliyor…
Onlar öyle sıradan insanlar değildi.
Onlar bir milletin canlı tanıklarıydı.
Bir bayrağın dalgalandığı günleri gözleriyle görmüş, o rüzgârı yüzlerinde hissetmiş insanlardı.
Gökbayrağın özgürce dalgalandığı günleri biliyorlardı…
Ezanın korkusuzca okunduğu sabahları hatırlıyorlardı…
Türkistan sokaklarında korkusuz yürüyen insanların sesini yüreklerinde taşıyorlardı…
Ve sonra…
Bir sabah her şey değişti…
İşgal geldi…
Zulmün gölgesi düştü…
Bir millet susturulmak istendi…
Bir din unutturulmak istendi…
Bir kimlik silinmek istendi…
İşte o günlerde yola çıktılar…
Arkalarında sadece evlerini bırakmadılar…
Topraklarını bıraktılar…
Mezarlarını bıraktılar…
Hatıralarını bıraktılar…
Ama en ağırını söyleyeyim mi?
Özgürlüklerini bıraktılar…
Ve Anadolu’ya geldiler…
Ama gelişleri bir kaçış değildi…
Bir vazifeydi…
Bir sözün başlangıcıydı…
“Biz gideceğiz ama susmayacağız…” dediler.
“Biz yaşayacağız ama unutmayacağız…” dediler.
“Biz çocuklarımıza Doğu Türkistan’ı anlatacağız…” dediler.
Ve sözlerinde durdular…
Türkiye’de kurdukları her sofrada Türkistan vardı…
Her bayramda Türkistan vardı…
Her duada Türkistan vardı…
Her gözyaşında Türkistan vardı…
Çocuklarına masal anlatır gibi anlatmadılar memleketlerini…
Bir yara gibi anlattılar…
Bir sızı gibi anlattılar…
Bir emanet gibi anlattılar…
“Bizim bir vatanımız var…” dediler, “Orası şimdi esir…”
İşte bu yüzden o çocuklar sadece büyümedi…
O çocuklar bir davayla büyüdü…
Ve bugün…
O büyükler birer birer gidiyor…
Mehmet Emin Tuğcu…
Bir isim değil sadece…
Bir ömür…
Bir mücadele…
Bir duruş…
O da o nesildendi…
Gözleriyle görmüş, yüreğiyle taşımış, diliyle anlatmış, duasıyla yaşatmış insanlardandı…
Onun nesli Doğu Türkistan’ı haritalardan değil, hayatın içinden biliyordu…
Onlar için Türkistan bir coğrafya değildi…
Bir kimlikti…
Bir iman meselesiydi…
Bir namus meselesiydi…
Dünya değişti…
Zaman değişti…
Ama onlar değişmedi…
Sade yaşadılar…
Sessiz yaşadılar…
Ama dimdik yaşadılar…
Onlar yüksek sesle bağırmadı belki…
Ama hayatlarıyla haykırdılar…
Rahmetli babam…
Amcalarım…
Dayılarım…
Onunla dostluk eden o güzel insanlar…
Bir araya geldiklerinde dünya konuşmazlardı…
Türkistan konuşurlardı…
Şimdi düşünüyorum da…
Aslında o sohbetler birer meclis değilmiş…
Birer direnişmiş…
Bir çay bardağının etrafında bir milletin davası taşınır mı?
Taşınırmış…
Bir evin içinde bir coğrafya yaşatılır mı?
Yaşatılırmış…
Bir insan, ömrü boyunca bir vatanı sırtında taşıyabilir mi?
Taşıyabilirmiş…
İşte onlar bunu yaptı…
Ve şimdi…
Birer birer gidiyorlar…
Giderken de sessiz gitmiyorlar…
İçimize bir sızı bırakıyorlar…
Bir yük bırakıyorlar…
Bir emanet bırakıyorlar…
Türkistan şimdi daha sessiz…
Çünkü onu en iyi anlatan sesler eksiliyor…
Ama aslında daha çok bağırıyor…
Çünkü o sessizlik içimizi parçalıyor…
Mehmet Emin Tuğcu da o çınarlardan biriydi…
Gitti…
Ama davası burada…
Evlatlarında…
Yetiştirdiği gönüllerde…
Bıraktığı izlerde…
Ne mutlu ona ki…
Dünya telaşına kapılmadan yaşadı…
Bir davanın adamı olarak yaşadı…
Ve o davayla bu dünyadan ayrıldı…
Rabbim ona en güzel makamları nasip etsin…
Mekânı cennet olsun…
Onu, hasretini çektiği Türkistan’ın özgür günlerine şahit olanlarla buluştursun…
Şehitlerle, mazlumlarla, dualarla komşu eylesin…
Bugün bir çınar daha devrildi…
Ama unutmayalım…
O çınarlar gölge vermek için büyür…
Ve devrildiklerinde geriye gölge değil…
Bir miras bırakırlar…
Şimdi o miras bizim omuzlarımızda…
Ve Türkistan hâlâ bekliyor…
Bir gün…
O gökbayrak yeniden özgürce dalgalansın diye…









