Vefa, insanın kalbinde sessizce büyüyen ve zamanın sert rüzgârlarına rağmen yaprak dökmeyen bir çınardır. Günümüz dünyasında sıkça kullanılan ama gittikçe daha az yaşanan bu kelime, aslında bir ahlak biçimi, bir duruş, bir karakter ve bir gönül medeniyetidir. Çünkü vefa, sadece hatırlamak değildir; hatırladığını yüreğinde taşımak, taşırken de ona sadakat göstermektir.
Geçmiş zamanların insanları için vefa, hayatın doğal bir parçasıydı. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğu söylenirken anlatılmak istenen şey kahve değil, insanın insana duyduğu bağlılıktı. Komşular birbirlerinin kapısını çalmadan geçmez, dostlar zor günlerde omuz vermeden ayrılmaz, evlatlar anne babalarının dualarını hayatlarının en büyük serveti kabul ederlerdi. Çünkü vefa, o günlerin görünmeyen sosyal sözleşmesiydi. İnsanlar birbirlerine yalnızca ihtiyaç duydukları zaman değil, ihtiyaç kalmadığında da değer verirlerdi.
Bugün ise hız çağının içerisinde yaşayan insan, çoğu zaman ilişkilerini de tüketim nesnesine dönüştürmeye başladı. Menfaat bittiğinde dostlukların, makam değiştiğinde yakınlıkların, güç azaldığında kalabalıkların dağılması tesadüf değildir. Modern dünyanın en büyük yalnızlıklarından biri de budur aslında; insanın çok kişi tanıyıp az insan bulabilmesidir. Çünkü dostluk kurmak kolaylaşmış, fakat vefa göstermek zorlaşmıştır.
Vefa, insanın aidiyet ihtiyacını besleyen en güçlü duygulardan biridir. Kendisine vefa gösterilen insan, yalnız olmadığını hisseder. Geçmişinin silinmediğini, emeğinin unutulmadığını, sevgisinin karşılıksız kalmadığını anlar. İnsan ruhu unutulmaktan korkar. Belki de bu yüzden vefa, yalnızca bir erdem değil, aynı zamanda ruhun ihtiyaç duyduğu bir güven iklimidir.
Vefa, toplumları bir arada tutan görünmez harçtır. Bir toplumda vefa duygusu azaldığında ilişkiler zayıflar, güven azalır ve insanlar birbirlerine karşı daha mesafeli hale gelirler. Çünkü güvenin temelinde sadakat, sadakatin temelinde ise vefa vardır. Vefasızlığın yaygınlaştığı toplumlarda insanlar birbirlerini araç olarak görmeye başlarlar; vefanın yaşadığı toplumlarda ise insan, insanın yurdu olur.
Vefa, zamanla yapılan bir anlaşmadır. İnsan geçmişini inkâr etmeden geleceğe yürüyebiliyorsa olgunlaşmıştır. Çünkü vefa, geçmişe zincirlenmek değil; geçmişin hakkını teslim ederek geleceğe ilerlemektir. Bir ağacın köklerine bağlı kalması nasıl onun büyümesine engel olmuyorsa, insanın da köklerine vefa göstermesi gelişmesine engel olmaz. Aksine onu daha sağlam kılar.
Vefa, verilen söze sadık kalmak demektir. İnsan yalnızca dostlarına değil, Rabbine verdiği söze de vefalı olmalıdır. Sufiler derler ki, "Muhabbetin meyvesi vefadır." Seven insan terk etmez, unutmaz, sırt çevirmez. Çünkü sevginin gerçekliği sözlerle değil, vefa ile ölçülür. Vefa olmayan yerde sevgi bir iddia olarak kalır; vefa varsa sevgi hakikate dönüşür.
Kalbin en güzel taraflarından biri de vefa gösterebilmesidir. İnsan bazen yıllar önce kendisine iyilik yapan birini unutmaz. Bir öğretmenin nasihatini, bir dostun omzunu, bir annenin duasını, bir babanın sessiz fedakârlığını ömrü boyunca taşır. İşte bu taşıyışın adı vefadır. Çünkü vefa, hafızanın değil gönlün işidir.
Belki de çağımızın en büyük eksiklerinden biri daha çok teknoloji değil, daha çok vefadır. Daha hızlı araçlara, daha büyük binalara, daha gelişmiş cihazlara sahip olduk; fakat bazen bir dostu aramayı, bir büyüğün hatırını sormayı, eski bir dostluğun kapısını çalmayı ihmal ettik. Oysa insanı insan yapan şey sahip oldukları değil, sahip çıktıklarıdır.
Ve nihayet...
Vefa, unutulmuş bir sokağın sonunda yanan son kandil gibidir. O kandil sönerse karanlık yalnız sokaklara değil, kalplere de çöker. Bu yüzden insan, hayatta ne kadar yükselirse yükselsin; kendisine dua edenleri, elinden tutanları, yol gösterenleri ve gönlüne dokunanları unutmamalıdır. Çünkü insanı büyük yapan başarıları değil, hatırladıklarıdır.
Zaman değişir, şehirler değişir, insanlar değişir; fakat vefa değişmez. Çünkü vefa, insan ruhunun en eski ve en asil dilidir. O dili konuşabilenler, yalnızca iyi insanlar değil; aynı zamanda gönül medeniyetinin son muhafızlarıdır.







