Gökbayrak Araştırma Birimi (GAB)…
Daha ortaokul çağlarımda, yüreğimin derinliklerinde büyüyen bir sevdaydı bu.
Biz sadece çocuk değildik, bir davanın neferleriydik.
O yıllarda henüz ilkokul yaşındaki çocuklara bile bu ideali anlatacak kadar içimize işlemiş bir inancımız vardı.
Esir Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için yanan bir ateşti bu; küçücük yüreklerimizin içinde, Gökbayrağı özgürce dalgalandırmanın hayalini kuruyorduk.
O zamanlar adresimize “Türkistan Evleri” yazmak, yalnızca bir detay gibi görünebilirdi.
Bugün anlıyorum ki bu, o günlerin gençleri için bir direniş simgesiydi. “Al Bayraktan Gökbayrağa selam olsun” diyerek büyüyen bizler, mazlum milletlerin ortak çığlığını taşırdık yüreğimizde.
GAB, yalnızca bir araştırma birimi değil, aynı zamanda kalplerimizde taşıdığımız bir ruhun, bir ülkünün vücut bulmuş haliydi.
Bugün ise geçmişin bu izlerini yeniden hatırlatan çok özel bir görüşme gerçekleştirdim.
Kayseri İl Emniyet Müdürümüz Atanur Aydın’la makamında ekibimizle birlikte buluştuk.
Onu ilimize atandığı ilk günden bugüne uzaktan tanır ve takdir ederdim.
Geçtiğimiz Temmuz ayında yaşanan Suriyelilere karşı oluşturulan tatsız hadiselerde Vali Gökmen Çiçek ile omuz omuza mahalle mahalle sokak sokak cadde cadde ortaya koyduğu mücadele, samimiyeti ve halkla kurduğu sıcak bağ, onu benim gözümde her zaman farklı bir yere koymuştu.
Ancak bu ziyaret, hakkında bildiklerime çok daha derin anlamlar kattı.
Sohbetimiz sırasında, Atanur Bey’in de bir muhacir olduğunu öğrendim.
Kendisi bir Ahıska Türk’üymüş. Komünist Rusya’nın 1940-44 yılları arasında ailesine yaşattığı zulmü anlatırken odadaki hava değişti.
O an, onun yüreğindeki o derin yaranın izlerini hissettim.
Ailesinin yurtlarından koparılışı, göç yollarında yaşanan acılar, sürgün hikâyeleri…
Her bir detay, kendi ailemin geçmişini gözümde canlandırdı.
Dedem Seyit Abdul Veli Han Efendigil'in çocukluğumuzda göç yollarında yaşadıklarını bize anlattığı hikâyeler bir kez daha canlandı zihnimde.
Atanur Bey’in sakin ama derin duygularla anlattıkları, geçmişten bugüne taşınan bir kaderin sesi gibiydi.
Ahıska sürgünleri ve Türkistan mücadelesi…
Birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşanmış olsa da, aslında aynı hürriyet sevdasının farklı coğrafyalardaki tezahürüydü.
Bu görüşme, yalnızca geçmişi anlamak değil, aynı zamanda geleceğe dair umutlarımı yeniden yeşertmek anlamına geldi.
Göç yollarında yaşanan acılar, bugünün mücadele ruhuyla birleştiğinde bir milletin asla teslim olmayan direncini ortaya koyuyordu.
Atanur Bey’in insanlığı, samimiyeti, mücadeleye olan inancı ve açık yüreklilikle ifade ettiği "Başka Türkiye yok, gidecek başka vatan yok" cümlesindeki derinlikle bir kez daha anladım ki, bizim gibi insanlar yalnızca kendi geçmişlerini değil, bir milletin yaralarını da taşır.
Ahıska’dan Türkistan’a, Al Bayraktan Gökbayrağa uzanan bu sancak, hepimizin yüreğinde dalgalanıyor.
Bugün bir kez daha anladım ki geçmişimize sahip çıkmak, yalnızca bir hatıra değil, geleceğe bir selam göndermektir.
Bizim yolumuz, mazinin izlerini geleceğe taşırken, özgürlük ve bağımsızlık sevdasını diri tutmaktır.
Al Bayraktan Gökbayrağa selam olsun!
Yüreğinde bir milletin umudunu taşıyan herkese, her sese ve her mücadeleye selam olsun!










