İki gözüm, hani çocukken hep duyduğumuz, belki de anlamını tam kavrayamadığımız o eski deyimler vardı ya, işte onlar bir miras gibi bize kalan, ama anlamını yitirmemesi gereken sözlerdi.
O zamanlar, insanlar gördüğünü saklardı.
Görmediği şeyi de anlatmaz, elbet uydurmazdı.
Bilinmeyenlerin, merak edilenlerin hep bir gizemi, anlatılacak güzel hikâyeler gibi bir havası olurdu.
Şimdi düşünüyorum da, o zamanların farklı bir dinginliği, insanların birbirine karşı bir güveni vardı sanki.
Sözler, bakışlar, en ufak hareket bile özeldi.
Bugünlerde ise sosyal medyanın baş döndüren hızında kaybolmuş gibiyiz.
Ne görürsek görüyoruz, ne bilsek paylaşıyoruz, hatta bazen bilmediğimiz şeyleri bile söylemeye, uydurmaya başladık.
Öyle ya, başkalarının gördüğü şeyleri yalnızca duyduklarımızla şekillendiriyoruz.
Bir olayı yaşarken değil, daha çok başkalarının bakışıyla değerlendiriyoruz artık.
Bu nasıl oldu diye sorarsan, iki gözüm, belki de hayatın çok hızlı akması yüzünden diyebilirim.
Her şey bir "tık"la, bir "kaydır"mayla, bir "beğen"meyle elimizde.
O kadar çok şey görüyoruz ki, gözümüzün alışmadığı, hafızamızda iz bırakmayan o görüntüler bir yük gibi üstümüze çöküyor.
Bir düşün, bazen öyle şeyler paylaşılıyor ki, paylaşan kişi bile aslında gördüğünü tam anlamamış oluyor.
Bir olay yaşanıyor; bir bakıyorsun herkesin elinde telefon, sanki izleyici gibi.
Olay anında bile izlemek yetmez olmuş, anı paylaşmak, herkesle yaşamak bir zorunluluk gibi.
Ve daha kötüsü, görmediğimizi bile uydurur hale geliyoruz.
Kendi hissettiklerimizden uzaklaşıyoruz, başkalarının görmediği şeyi biz de görmezsek eksik mi kalıyoruz ne?
Halbuki, bizim çocukluğumuzda insan bildiği, gördüğü şeyi saklamasını bilirdi, bilmediği konularda konuşmazdı.
Şimdi o naif tavırları arıyoruz.
Eskinin o samimi muhabbetleri, birbirine güvenerek anlatılan olaylar, belki de unutulmaz anılar bırakıyordu.
Şimdi ise herkes bir şekilde izleyici ya da yargılayıcı.
Bu hızlı paylaşım ve bilgi kirliliği içinde derinlemesine düşünmek, gördüğümüzü tartmak, hissetmek o kadar zor ki.
Gözlerimiz eskisi kadar bakmıyor belki de.
Gözüken her şeye aşinayız, ama hiçbir şeyle gerçekten bağ kuramıyoruz.
İki gözüm, şimdiki dünyada her gördüğünü paylaşmak değil de, gördüğünü anlamak, hissetmek ve belki bazen de saklamak daha kıymetli hale geldi.
Görmediğimiz bir şeyi uydurmak yerine, gerçekten gördüklerimizi içselleştirsek, belki biraz yavaşlasak, o eski safiyetle bakabiliriz dünyaya.
Bunu yaparsak, belki de birbirimize daha dürüst, daha sıcak, daha samimi yaklaşabiliriz.










Besmeleden evvel sofralar çekildiğinden itibaren önce kendi yaşamını ifşa etmeye başladı insanlar. Böyle başlayan ifşa hastalığı, önce ne gördüyse sonra ne duyduysa sonra da ne dendi ise aslını araştırmadan yayıldı. Gözler sadece baktı, görmedi... görmeye anlamaya bir tık kadar vakit tanındı... sonra tık tık tık .... Bu ses değerlerimizin bizden uzaklaşan ayan sesi idi "iki gözüm"...