Evet… Haftaya bu isimlerle başlamak istedim.
Uzunca bir süredir içimde duran, yazmak isteyip de bir türlü zihnimi bütünüyle veremediğim bir konuydu bu.
Bugün yazıyorum; çünkü artık susmanın, geçiştirmenin, “reytingtir olur böyle” demenin topluma verdiği zarar çok daha görünür hâle geldi.
Öncelikle şunu net ve tartışmasız biçimde ifade edeyim...
Bu iki isim ve onların muadilleri ülkemizde yaşanan olumsuz, hatta gayri ahlaki hadiseleri birer reyting malzemesine dönüştüren programların vitrini hâline geldi..
Bilinçli ya da bilinçsiz…
Niyet tartışmasına girmiyorum.
Ama sonuç ortada..
Toplumsal erozyon.
Her sabah ekranlar açılıyor; kaynanasıyla ilişki yaşayan damatlar, bir değil iki değil, üç-beş erkekten çocuk sahibi olmuş hayatlar, cinayetler, ihanetler, ensest imaları, sapkın ilişkiler…
Hepsi büyük bir iştahla, detay detay, tekrar tekrar anlatılıyor.
Ve sonra buna “toplumun gerçeği” deniliyor.
Hayır.
Toplumun normali bu değil.
Sosyolojik açıdan mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü medya yalnızca olanı göstermez; olanı meşrulaştırır, normalleştirir ve çoğaltır.
Her gün, her sabah, aynı tür vakalar ekrana taşındığında insan zihni şu algıya sürüklenir..
“Demek ki bu işler her yerde var.”
“Demek ki bu kadar konuşuluyorsa, çok da anormal değil.”
İşte tehlike tam olarak budur...
Bir toplumda sapkınlık ne kadar görünür kılınırsa, ahlaki sınırlar o kadar silikleşir.
İstisnalar sürekli merkezde tutulursa, merkez çöker; istisna norm hâline gelir.
Bu programlar “ibret olsun” iddiasıyla sunuluyor.
Ama ibret, dozunu aştığında alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlık ise duyarsızlık üretir.
Çocuklar bu ekranların önünden geçiyor.
Gençler bu hikâyelerle büyüyor.
Evlerde, kahvaltı masalarında cinayet konuşuluyor; mahremiyet, utanma, haya sıradan birer detay gibi sunuluyor.
Toplum dediğimiz yapı yalnızca kanunlarla değil, ahlaki iklimle ayakta durur.
Bu iklim bozulduğunda aile çözülür, suç artar, güven duygusu zedelenir.
Kimse bana “Ama bunlar zaten yaşanıyor” demesin.
Evet, yaşanıyor.
Ama her çürüme, her sapma, her karanlık ilişki televizyon ekranında teşhir edilmek zorunda değil..
Bir hekimin görevi hastalığı sergilemek değil, tedavi etmektir.
Bir medyanın görevi de toplumu çürümeye alıştırmak değildir.
Bu noktada mesele artık bireysel tercihlerden çıkmış, kamusal sorumluluk alanına girmiştir.
Buradan açıkça Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a sesleniyorum...
Siz ki her fırsatta aile yapısının korunmasından, ahlaki değerlerin muhafazasından ve hatta 2025 yılını aile yılı ilan ettniz..
Ancak her sabah milyonlarca haneye giren bu yayınlar, yıllardır bu söylemlerin eylemlerin tam karşısında duruyor.
Devletin zirvesinden bu konuda net bir irade ortaya konulmadıkça, reyting uğruna toplumun değerleri aşınmaya devam edecek.
Aynı çağrıyı Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ve Başkanı Mehmet Daniş için de yapıyorum..
RTÜK’ün görevi yalnızca ceza kesmek değildir.
RTÜK’ün görevi, toplumsal dokuyu korumaktır.
Her gün tekrar eden mahremiyet ihlalleri, çarpık ilişkiler ve suç anlatıları artık yayın özgürlüğü başlığı altında değerlendirilemez.
Sessizlik, bu çürümeye zemin hazırlar.
Bu mesele yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda imanî bir meseledir.
Çünkü biz teşhir etmeyi değil, örtmeyi emreden bir inancın mensuplarıyız.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de açıkça buyurur:
“İman edenler arasında hayâsızlığın yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de elem verici bir azap vardır.”
(Nur Suresi, 19. Ayet)
Bu ayet çok nettir.
Hayâsızlığı işlemek kadar, onu yaymak, teşhir etmek, normalleştirmek de büyük bir vebaldir.
Mümin kusur avcısı değildir.
Mümin örtücüdür.
Ama biz ne yapıyoruz?
En mahrem günahları, en karanlık ilişkileri, en utanç verici hadiseleri reyting uğruna sergiliyoruz.
Sonra da “Toplum neden bozuluyor” diye hayıflanıyoruz.
Allah örtün diyor.
Biz açıyoruz.
Allah saklayın diyor.
Biz ekranlara taşıyoruz.
Bu yazı bir linç yazısı değildir.
Bu yazı bir ahlak dersi de değildir.
Bu yazı bir uyarıdır.
Çünkü bir toplum, neyi sürekli izliyorsa ona benzemeye başlar.
Ve biz uzun zamandır iyiye, doğruya, temiz olana bakmıyoruz.
Artık ya örtücü olacağız, ya da bu ahlaksızlık erozyonunun altında hep birlikte kalacağız.







