Son günlerde sıklıkla işittiğim bir sözle başlamak istiyorum: "Yağmur bitince şemsiye yük olurmuş insana. Tıpkı menfaati bitince kötü gün dostundan kurtulmaya çalışanların ibretlik hali gibi!"
Bu etkileyici cümle, bugün sevgili Ceyhun Üsten abimizin sosyal medya paylaşımında dile getirdiği bir serzenişti.
Aslında, bu durum hepimizin bir şekilde aşina olduğu bir gerçek.
Hayatta öyle anlar vardır ki, insan en yakınında sandığı bir dostun menfaat çizgisinden öteye geçemediğini fark eder.
Ya yaşadıklarımızla yüzleşiriz ya da bir arkadaşımızın benzer bir serzenişine şahit oluruz.
Her iki durumda da içimizde tarifi zor bir burukluk bırakır bu durum.
Kötü gün dostluğu, kelimelerde ne kadar hoş bir anlam barındırsa da gerçekte samimiyet ve sadakatle yoğrulmuş bir değer gerektirir.
İnsan yağmurdan korunmak için aldığı şemsiyeyi, yağmur diner dinmez nasıl bir yük gibi görüp elinden çıkarıyorsa; menfaatle yaklaşan kişiler de tıpkı böyle davranır.
Size uzattıkları eli, artık işlerine yaramadığınızı düşündükleri anda çekerler.
Bu serzeniş yalnızca hayal kırıklığının değil, aynı zamanda bir farkındalığın da ifadesidir.
Gerçek dostluk, menfaatin ötesinde bir bağdır.
Hayatta sıkça karşılaşırız menfaate dayalı ilişkilerle.
Bazen en yakın sandığımız dostların, işler yolunda gitmediğinde birer yabancıya dönüştüğüne şahit oluruz.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor: Dostluk dediğimiz şey ne kadar sahici, ne kadar Allah’ın rızasına uygun?
Zira İslam, dostluk ve kardeşliği yalnız dünyevi bağlarla değil, uhrevi bir değerle de ilişkilendirir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamet edilesiniz." (Hucurât, 10)
Bu ayet, dostluğun ve kardeşliğin menfaat ilişkilerinden arındırılmış, kalıcı bir bağ olduğunu bize öğretir. Gerçek dostluk, dünyevi faydaları aşar; Allah için sevmeyi, O’nun rızası için yakın olmayı gerektirir.
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) de dostluğu tanımlarken, menfaatten uzak bir samimiyeti esas almıştır:
"Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız." (Müslim, Îmân, 93)
Bu hadisten hareketle şunu sormak lazım: Dostlarımızı gerçekten seviyor muyuz?
Yoksa onları sadece zor anlarımızda kullanacağımız bir araç gibi mi görüyoruz?
Dostluk, İslam'da o kadar yüce bir mertebeye sahiptir ki, Allah için sevmenin mükâfatı cennetle müjdelenmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), kıyamet gününde arşın gölgesinde barınacak yedi sınıf insandan birinin, Allah için birbirini seven kimseler olduğunu müjdeler. (Buhari, Müslim)
Yağmurda kimse yoksa ne yaparız?
Belki de menfaate dayalı ilişkilerle bu kadar sık karşılaşmamız, bizi kendi dostluğumuzu ve samimiyetimizi sorgulamaya davet ediyor.
Allah için dost olmayı, menfaatten uzak sevebilmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever." (Saff, 4)
Bu ayet, dostluğun ve kardeşliğin yalnızca dünyevi bir dayanışma değil, aynı zamanda bir inanç ve dava bağı olduğunu hatırlatır.
Yağmur bitince şemsiye nasıl bir yük gibi görünüyorsa, menfaat ilişkilerinde de insanlar bir yük olarak görülmeye başlanır.
Oysa gerçek dostluk, yağmurda birlikte ıslanmayı göze alanlardır.
Öyleyse dostlarımızı Allah’ın rızasını gözeterek seçmeli, onların da bizim için aynı kaygıyı taşıyıp taşımadığını anlamalıyız.
Son olarak, Efendimiz’in şu duasını rehber edinelim:
"Allah’ım, beni sev; beni sana yakın olanları sevdir ve beni sevginle sevdirene sevdir." (Tirmizi, Daavat, 73)
Çünkü dostluk, yağmurdan korunmak için değil; Allah’a yaklaşmak için yüreklere serilmiş bir köprüdür.









