Kar, gökyüzünün yeryüzüne yazdığı en sessiz mektuptur. Her tanesi ayrı bir kelime, her savruluşu ayrı bir cümle gibidir. O gün Erciyes'in eteklerinde lapa lapa yağan karın altında koşan atlara bakarken insan, tabiatın sadece görünen yüzünden ibaret olmadığını anlıyor. Çünkü bazı manzaralar gözle değil, kalple seyredilir.
Erciyes, asırlardır olduğu yerde duran ihtiyar bir bilge gibiydi. Zirvesindeki karlar, zamanın beyaz sakalı olmuştu sanki. Nice kışlar, nice baharlar, nice savaşlar, nice ayrılıklar görmüş; fakat hiçbirine karışmadan sessizce insanları seyretmişti. Dağların da bir hafızası vardır belki. Rüzgârların taşıdığı sırları, karların örttüğü acıları ve insanların unutup gittiği hikâyeleri saklarlar içlerinde.
Önünde koşan atlar ise hayatın kendisiydi. İnsan ömrü de biraz ata benzer; nereye gittiğini tam bilmeden koşar durur. Kimi zaman bir sevdanın peşinden, kimi zaman bir ekmeğin, kimi zaman da adını koyamadığı bir özlemin ardından. Yorulur, düşer, yeniden kalkar. Ama yine de koşar. Çünkü durmak bazen ölmek kadar ağır gelir insana.
Kar yağarken dünya yavaşlar. Gürültüler susar, telaşlar azalır. İnsan kendi iç sesini duymaya başlar. İşte o zaman anlar ki yıllardır peşinde koşturduğu şeylerin çoğu aslında bir avuç rüzgârdan ibarettir. Makamlar, unvanlar, övgüler ve alkışlar... Hepsi eriyen kar taneleri gibi avuçlarımızdan kayıp gider. Geriye yalnızca kalbin biriktirdiği iyilikler kalır.
Tasavvuf ehli, insanın gönlünü bir aynaya benzetir. O ayna nefsin tozu ile kaplandığında hakikati göstermez. Fakat acılarla, sabırla ve tefekkürle silindikçe berraklaşır. Belki de karın beyazlığı bu yüzden hoşumuza gider; içimizde özlediğimiz temizliği hatırlatır bize. Çünkü insanın en büyük yolculuğu dağlara değil, kendi içine yaptığı yolculuktur.
Atlar karın içinde koşarken sanki bize şunu fısıldıyordu:
"Ey insan... Dünya bir menzildir, yurt değil. Yolcusun, sahip değil. Bir gün bütün izlerin kar altında kalacak. Geriye yalnızca bıraktığın iyiliklerin sıcaklığı kalacak."
Erciyes ise sessizce duruyordu. Çünkü bazı hakikatler konuşmaz; sadece bekler. Anlayacak bir gönül gelsin diye...
Ve belki de hayat dediğimiz şey, Erciyes'in gölgesinde yağan karın altında, nereye vardığını bilmeden koşan bir at sürüsünden başka bir şey değildir. Önemli olan ne kadar hızlı koştuğumuz değil; kalbimizi ne kadar temiz tutabildiğimizdir. Çünkü yolun sonunda dağa değil, kendimize varacağız.









