Radyodan bir ses yükseliyordu…
Net, açık ve insanın içine işleyen bir ifade ile..
“Bu akşam evinize Hazreti Peygamber misafir gelecek.”
Bir an duraksadım.
Sadece ben değil, zaman da durdu sanki.
O an, evin içindeki sesler sustu, duvarlar bile dinler gibi oldu.
Radyodan çıkan o cümle, bir haberden çok bir imtihan gibiydi.
Kalbimin tam ortasına bırakılmış ağır bir soru gibi…
Yüce Yaratan’ın “Âlemleri senin için yarattım” hitabına mazhar olmuş, adı anıldığında yürekleri titreten, hayatı ölçüye bağlayan Hazreti Peygamber…
Bu akşam bize gelecekmiş.
Bizim eve.
Heyecandan donup kaldığımı bugün bile bütün açıklığıyla hatırlıyorum.
Ne ayağım ilerledi ne elim hareket etti.
İçimde bir ürperti, boğazıma düğümlenen bir sessizlik…
Ardından zihnimin kapıları açıldı ve peş peşe sorular dökülmeye başladı.
Öyle sorular ki, insanı sadece düşündürmez; insanı kendisiyle yüzleştirir.
Evet… Nasıl ağırlayacaktık?
Bu soru bile başlı başına bir ağırlıktı.
Çünkü mesele bir misafiri ağırlamak değildi.
Mesele, kendimizi O’nun huzuruna nasıl çıkaracağımızdı.
Soframız yeter miydi, kalbimiz yeter miydi?
Evimizin düzeni değil; evimizin hâli, ruhu, niyeti O’na yakışır mıydı?
Bir düşünce aldı beni, aldı götürdü.
O akşam televizyonda dizi mi izlenirdi?
Günlerdir reklamı dönen, herkesin konuştuğu o dizi…
Film mi vardı, kahkahalarla izlenen?
Yoksa hepsini kapatıp, evin ışığını biraz kısıp, diz çöküp susmak mı gerekirdi?
Susmak bile bir edep isterdi belki.
Konuşmak mı doğruydu, yoksa sessizlik mi?
O’na ne ikram ederdik?
Dilimizden dökülen kelimeleri mi, yoksa hâlimizi mi?
İkram dediğimiz şey tabaktan ibaret değildi ki…
Gözümüz, sözümüz, bakışımız da ikramdı.
Yemekte ne vardı o gün?
Bu soru bile utandırdı beni.
Çünkü nice sofralar dolu olduğu hâlde bereketsizdi; nice sade lokmalar ise ihlâsla sunulduğunda kıymetliydi.
Mutfağın hâli gözümün önüne geldi.
Dolaplar, tencereler, tabaklar…
Ama asıl bakmam gereken yer orası değildi.
Ev halimiz O’na hazır mıydı?
Derken sorunun yönü değişti.
Biz hazır mıydık?
İşte asıl korku orada başladı.
Ev ahalisi ne derdi?
Bu durumu nasıl anlatırdım onlara?
“Bu akşam Hazreti Peygamber bize geliyor” demek, sıradan bir cümle değildi.
O cümleyle birlikte eve bir sorumluluk, bir ağırlık, bir ölçü geliyordu.
Herkesin sözüne çeki düzen vermesi, bakışını toparlaması, kalbini yoklaması gerekiyordu.
İçimden geçenleri şimdi daha iyi anlıyorum.
Korku…
Evet, korku.
Ama bu, sıradan bir korku değildi.
Bu, mahcup olma korkusuydu.
O’nun huzurunda eksik kalma korkusu.
Söylediklerimle, sustuklarımla, alışkanlıklarımla yakalanma korkusu…
Evimizde olmaması gereken bir şey var mıydı?
Duvarlarda asılı olanlar, dilimize dolanan sözler, gündelik hayatta normalleşmiş ama O’nun getirdiği ölçüye uymayan hâller…
Evimiz temiz olabilir, ama kalbimiz temiz miydi?
Asıl soru buydu.
Kapıyı açıp “Hoş geldiniz” demek kolaydı belki.
Ama o kapıyı sadece dışarıya değil, içimize de açabilecek miydik?
İçimizde sakladığımız zaaflarla, görmezden geldiğimiz kusurlarla O’nun karşısına çıkabilecek miydik?
Bir an Medine’ye gittim.
Hicret yolculuğunu düşündüm.
Veda Tepesi’nden O göründüğünde sahabelerin kalplerinden taşan o sevinci… “Ay gibi doğdu üzerimize” diye haykıran o tertemiz coşkuyu…
Bizim karşılamamız nasıl olacaktı?
Aynı berraklıkta bir sevinç mi, yoksa başı öne eğilmiş bir utanç mı duracaktı kapımızda?
Mahalle gözümün önüne geldi. “Bize gel, hanemizi şereflendir” diye yarışan evler…
O evlerdeki iman, teslimiyet, fedakârlık…
Acaba O, bizim kapımızı çalar mıydı?
Yoksa daha layık olanların, kalbini çoktan toparlamış olanların davetine mi icabet ederdi?
Radyodan o sesi duyduğum andan itibaren…
Bu sorular zihnimde yankılanıp durdu...
“O geliyor” cümlesi, içimde defalarca tekrarlandı.
Her tekrarında biraz daha ağırlaştı, biraz daha derinleşti.
Çünkü bu geliş, bir akşamlık misafirlik değildi.
Bu geliş, imanımın tartıldığı bir gelişti.
Kendime bakmaya başladım.
İnandığımı söylüyordum ama yaşadığım hayat ne kadarını doğruluyordu?
Dilimde salavat vardı belki ama hâlimde sünnet var mıydı?
O’nu sevdiğimi söylüyordum; peki O’nun sevdiği gibi yaşamaya ne kadar niyetliydim?
İman endişesi çöktü içime.
Ya yeterince hazır değilsem?
Ya O’nun gelişi, eksiklerimi bir bir yüzüme vurursa?
Ya kalbimde yer açtığımı sanıp, aslında hâlâ dünya telaşıyla doluysam?
Bu korku beni titretti.
Çünkü bu korku, kaçılacak bir korku değildi.
Bu korku, insanı doğrultması gereken bir korkuydu.
Bugün hâlâ aynı soruyu soruyorum kendime.
Hazır mıyım misafir ağırlamak için?
Kapımı çaldığında, evimle birlikte kalbimi de açabilecek miyim?
Alışkanlıklarımı, bahanelerimi, savunmalarımı kapının dışında bırakabilecek miyim?
Yoksa O gelmeden önce evi toparladığını sanan ama kalbini ihmal edenlerden mi olacağım?
Belki de mesele bir akşam değildi.
Belki de mesele, her gün O gelecekmiş gibi yaşamaktı.
Her sabah uyanırken niyetini düzeltmek, her akşam eve dönerken kendini hesaba çekmekti.
Her kapı açılışında, “Bu kapıdan O girse utanır mıydım?” diye sormaktı.
İşte o radyo sesi, bana bunu öğretti.
Misafir beklemekten öte, misafirliğe layık olmaya çalışmayı…







