Yol dediğimiz şey bazen sadece mesafe değildir; insanın içini de taşır. Turne programının peşine düşüp Şanlıurfa’ya vardığımızda, şehrin sabahı henüz tam anlamıyla uyanmamıştı. Sokaklarda hafif bir serinlik, havada ise insana geçmişi hatırlatan o kendine özgü koku… Sanki şehir, “birazdan anlatmaya başlayacağım” diyordu.
Mustafa ile ilk durağımız küçük bir çay ocağı oldu. Ahşap tabureler, buğulu çay bardakları, taze ekmek ve peynir… Gösterişsiz ama hafızaya kazınan bir kahvaltıydı. O an şunu fark ettik: Bazı şehirler seni planlarınla değil, sofralarıyla yönlendirir. Biz de öyle olduk.
Günün devamı için başka bir rota çizilmişti ama ayaklarımız Şanlıurfa Müzesi’ne gitti. İçeri adım attığınız anda zamanın yönü değişiyor. Taşın, heykelin ve eski eşyaların dili var burada. Sessiz ama ısrarcı bir anlatım… Yazar olarak ben detaylarda kaybolurken, Mustafa her köşeyi fotoğrafa sığdırmaya çalışıyordu. Müze, bize “acele etmeyin” dedi; biz de dinledik.
Öğleye doğru şehir bizi Ciğerciler Sokağı’na çekti. Orası bir sokaktan çok daha fazlası… Duman, koku ve sesin birbirine karıştığı canlı bir sahne. Közde pişen ciğer, lavaşın sıcaklığı ve yeşilliğin ferahlığıyla kurulan masa, günün en net cümlesiydi: Şanlıurfa, aç gelinmez bir şehir. Yemek bitince gelen çay ise bu cümlenin noktasını koydu.
Sonra Balıklıgöl… İşte orası, kelimelerin yavaşladığı yer. Suyun içindeki balıklar sanki zamanı ölçmüyor, sadece yaşıyordu. Güneş suya vurdukça manzara bir fotoğraf değil, yaşayan bir tabloya dönüştü. Sessizlik burada bir boşluk değil, dolu bir anlamdı. Yanında yürürken konuşma ihtiyacı bile hissetmiyorsun.
Tarihi yapılar, taş sokaklar ve gölün çevresindeki o ağır huzur… Her adımda şehir biraz daha içine işliyor. Tatlı su kaynağından içilen bir yudum, günün en sade ama en gerçek anlarından biriydi. Ardından parkın içindeki renkler… Kırmızı, yeşil, sarı… Sanki şehir, “bak hâlâ canlıyım” diyordu.
Akşam yaklaşırken dar sokaklara girdik. Bakırcıların sesi, baharatçılardan yükselen koku, tespihlerin ritmi… Hediyelik eşya dükkânları arasında dolaşırken aslında bir şehirden çok, bir hafıza topluyorduk. Her parça bir hatıraya dönüşüyordu.
Otobüse doğru yürürken güneş yavaşça çekiliyordu. Şehir arkada kalıyordu ama insanın içinde kalmaya devam ediyordu. Camdan dışarı bakarken Mustafa ile göz göze geldik; konuşmaya gerek yoktu. Çünkü bazı günler anlatılmaz, sadece taşınır.
Şanlıurfa, işte o gün bize şunu öğretti:
Bazı şehirler gezilmez… insanın içinde kalır.









