Çocukluk, biriktirdiğimiz anıların en saf, en içten halleriyle hayatımıza kazındığı dönemdir. Benim için o günlerin en değerli parçası, Ahmet kardeşimdi. Tek kundakta büyümüş gibiydik; sanki aynı nefesi paylaşıyor, aynı dünyayı keşfediyorduk. Apartmanımızın karşı komşusu, oyun arkadaşım, sırdaşım, ailecek en yakın arkadaşımızdı o.
Sabahları birlikte okula gitmenin heyecanı başka hiçbir şeye benzemezdi. İçimizde gün boyu hep birbirimize bağlıydık; okulda biri diğerinin vekiliydi. Ödevler, beslenme çantasında kalan yiyecekler, mavi önlükler… Hepsi bizim küçük dünyamızın ritmi gibiydi. Akşam ezanına kadar sokaklarda oynar, futbol, misket ya da gazoz kapaklarından yaptığımız tasolarla zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.
Apartmanda çocuk çoktu, ama biz ikimiz hep yan yanaydık. Akşam ezanıyla birlikte evlerimize gider, birlikte yemek yer, ev ödevlerimizi beraber yapardık. Bazen biz onlara giderdik, bazen onlar bize… Ailelerimiz de öylesine yakın, öylesine güven vericiydi ki, yıllarca Kurban Bayramlarını, yaz tatillerini birlikte geçirdik. Çoğu şeyi aileme bile sormadan yapardım, çünkü Ahmet’in ailesiyle bizimkilerin güveni öylesine sağlamdı ki, sorulara gerek kalmazdı.
Çocukluk, ilkleri beraber yaşamak demektir. Biz de çok şeyin ilkini birlikte tattık: ilk defa bisiklete binmek, ilk defa kaybolmak, ilk defa bir başarının sevincini paylaşmak… 12 yıllık bir yolculuktu bizimkisi, bir aile gibiydik. Ama şimdi o esintiden geriye pek bir şey kalmadı. Her şey değişti; yollar ayrıldı, hayatlar başka yönlere gitti.
Ama o çocukluk anıları, o paylaşılan güven ve samimiyet, hafızamın en derin köşesinde hâlâ bizimle… Ahmet kardeşimle kurduğumuz dünya, belki artık fiziksel olarak yan yana değiliz ama ruhen her zaman iç içe. Çünkü gerçek dostluk, zaman ve mesafeye direnebilen tek bağdır.









