İnsan bazen kalabalıkların ortasında bile kimsesizdir, bazen de tek bir bakışın içinde bir ömür barınır. İşte ünsiyet, o bakışın içinde saklı olan sükûnettir. Gürültünün değil, yakınlığın dilidir. Sözün değil, hissin yerleştiği bir yerdir.
Ünsiyet, sadece birine alışmak değildir, birine doğru yavaş yavaş çözülmektir. Kendini korumayı bırakıp, incinmeyi göze alarak yaklaşmaktır. Çünkü gerçek yakınlık, mesafelerin ortadan kalkmasıyla değil, kalplerin birbirine razı olmasıyla kurulur. Ve insan, en çok da razı olduğu yerde huzur bulur.
Sevgi, çoğu zaman bir ateş gibi anlatılır; yakar, kavurur, dönüştürür. Ama ünsiyet, o ateşin külünde kalan ılıklıktır. Aşkın ilk heyecanı diner, sözler azalır, bakışlar sadeleşir. İşte tam o vakit, geriye kalan şey ünsiyettir. Gürültüsüz bir bağlılık, gösterişsiz bir sadakat. Birlikte susabilmenin, birlikte yorulabilmenin ve yine de dağılmamayı seçmenin adıdır.
Tasavvuf ehli der ki, insan, neye ünsiyet ederse onunla şekillenir. Kalp, alıştığı şeyi sever; sevdiği şeye benzer. Bu yüzden ünsiyet, sadece bir yakınlık değil, aynı zamanda bir terbiyedir. Kiminle, neyle, hangi duyguyla ünsiyet kurduysan, biraz da ona dönüşürsün. Bu yüzden bazı kalpler incelir, bazıları sertleşir, bazıları ise derinleşir.
Gerçek ünsiyet, bir başkasında kendini bulmak değil; kendini unuturken bile kaybolmamaktır. Birine yakın olmak, ona tutunmak değil; onunla birlikte yürüyebilmektir. Ne önde sürüklemek, ne geride kalmak. Yan yana, aynı istikamete bakabilmek.
Belki de en sahici aşk, ünsiyetin içinden doğar. Gösterişli değil, köklüdür. Çığlık değil, nefes gibidir. Her an fark edilmez ama yokluğu derinden hissedilir. Ve insan anlar ki; sevmek bazen büyük sözler söylemek değil, küçük bir yakınlığı hiç kaybetmemektir.
Ünsiyet…
Kalbin, kendine benzeyen bir kalpte dinlenmesidir.









