İnsanın kalbine sonradan yerleşmez; doğduğu yerin toprağıyla birlikte içine karışır. Bir çocuk, ilk defa yürürken yere düşer ya, işte o toz, sadece dizine değil, ruhuna da siner. Yıllar geçer, şehirler değişir, yüzler eskir; ama o ilk düşüşün toprağı kalbinin bir köşesinde saklı kalır. Ve bir gün, hiç beklemediğin bir anda sızlamaya başlar: adı dâüssıla.
Bu bir özlem değildir yalnızca. Özlem, bir şeyi istemektir; dâüssıla ise geri dönmenin imkânsızlığını bilmektir. Çünkü insan aslında memleketini değil, memlekette bıraktığı kendisini özler. O dar sokaklarda yürüyen çocuğu, akşam ezanında eve çağrılan sesi, annesinin mutfağından yükselen kokuyu… Zamanla anları değil, anların içindeki “sen”i kaybedersin. İşte dâüssıla, o kaybın en zarif acısıdır.
Aşk gibi…
Hatta belki aşkın daha sessiz, daha derin bir hâli. Çünkü aşk çoğu zaman bir kişiye yönelir; dâüssıla ise mekâna sığınmış hatıralara. Ama her ikisi de aynı yarayı taşır: ulaşılamayanın cazibesi. Birini seversin, ama onunla olduğun hâlini daha çok seversin. Bir yeri özlersin, ama o yerde hissettiğin kendini daha çok…
Garip olan şu ki, insan bazen dönse bile iyileşmez. Yıllar sonra o sokaklara adım attığında anlarsın: ev yerinde durur, ağaç hâlâ oradadır, ama sen artık o eski sen değilsindir. Dâüssıla, mekânla değil zamanla ilgilidir. Ve zaman, geri dönmeyen tek memlekettir.
Belki de bu yüzden en çok gece çöker insanın içine. Şehir susar, kalabalık çekilir, ve insan kendi içindeki eski sokaklarda dolaşmaya başlar. Bir lambanın altında bekleyen hayaller, yarım kalmış cümleler, söylenmemiş vedalar… Hepsi birer hayalet gibi çıkar karşısına. Ve insan anlar: bazı yerlere sadece hatıralar gider, beden değil.
Dâüssıla bir hastalık mıdır gerçekten?
Eğer öyleyse, insanın en asil hastalığıdır. Çünkü unutmamayı öğretir. Köklerinden kopmamayı, geçmişine sırtını dönmemeyi… Modern dünyanın hızla unutturduğu şeyleri hatırlatır: aidiyet, sadakat, içtenlik.
Belki de insan, biraz dâüssıla ile insan kalır.
Hiç özlemeyen biri, hiç ait olmamış demektir. Ve hiç ait olmayan biri, aslında hiç yaşamamıştır.
Bu yüzden bırak kalbin ara sıra sızlasın.
Bırak bir şarkı, bir koku, bir akşamüstü seni alıp eski bir sokağa götürsün. Çünkü insan, en çok dönemediklerinde büyür. Ve bazen en derin aşk, geri dönmeye cesaret edemediğin yerlerde saklıdır…









