Körlük bu soruyu bir hikâye gibi değil, bir ayna gibi önümüze koyar. O aynaya baktığımızda yüzümüzü değil; kaçtığımız hakikatleri görürüz. Çünkü bu romanda körlük, gözlerin kararması değil, insanın kendi içinden çekilmesidir.
“Kör değiliz, körüz aslında; gören körleriz.”
Bu cümle, sadece romanın değil, insanın da özeti gibidir. Görüyoruz… ama seçerek. Duyuyoruz… ama işimize geleni. Anlıyoruz… ama sorumluluk gerektirmediği sürece.
İnsan ne zaman kör olur?
Görmekle yükümlü olduğu şeylerden kaçtığında.
*Saramago’nun dünyasında körlük bir salgın gibi yayılır. Bir adam trafikte aniden kör olur. Ardından diğerleri… sonra şehir… sonra düzen. Ama asıl çöküş gözlerde değil; insanlığın içinde başlar. Çünkü görme yetisi kaybolunca, insanın içindeki gizli karanlık serbest kalır.
Açlık, korku ve güç arzusu…
İnsanları hızla başka bir şeye dönüştürür.
“İçimizde bir şey var ki, adı yok; işte biz oyuz.”
İşte o “adı olmayan şey”…
Bazen merhamettir, bazen vahşet.
Bazen insanı insan yapan özdür, bazen onu yok eden boşluk.
Körlük, o boşluğun büyümesidir.
Bir süre sonra insanlar sadece görmez olmaz; utanmaz olurlar. Başkalarının bedenini, hakkını, onurunu çiğnerler. Çünkü artık kimse kimseyi “görmemektedir”. Görmeyince, insan karşısındakini insan olarak da algılamaz.
İşte burada körlük bir fiziksel durum olmaktan çıkar, ahlaki bir çöküşe dönüşür.
“Bence kör olmadık, bence körüz… Körler görüyor ama görmüyorlar.”
Bu cümle, modern insanın trajedisidir.
Gözlerimiz açık, ekranlar parlak, dünya avuçlarımızın içinde…
Ama bir çocuğun açlığını, bir annenin sessiz çığlığını, bir insanın içten içe yıkılışını görmüyoruz.
Çünkü görmek artık bir yük.
Görürsen sorumlusun.
Hissettirirsen kırılırsın.
Anlarsan değişmek zorunda kalırsın.
Bu yüzden insan, bilinçli bir şekilde körleşir.
Önce küçük şeylerle başlar:
Bir haksızlığı görmezden gelmek…
Bir yalanı fark edip susmak…
Birinin acısını “bana ne” diyerek geçiştirmek…
Sonra bu alışkanlık olur.
Ve en sonunda insan, kendi karanlığını normal zannetmeye başlar.
Saramago’nun kurduğu o karanlık dünyada bir kişi görmeye devam eder. Bir kadın… Her şeyi görür: pisliği, vahşeti, düşüşü, çaresizliği. Ama en çok da insanın neye dönüşebileceğini görür.
Onun görmesi bir ayrıcalık değil, bir yüktür.
Çünkü görmek bazen katlanmaktır.
Belki de bu yüzden çoğumuz görmemeyi seçiyoruz.
Çünkü hakikat ağırdır.
Çünkü insanın içi, dışından daha karanlık olabilir.
Ama yine de o kadın bir umudu temsil eder. Çünkü o sadece bakmaz… görür. Ve gördüğünü inkâr etmez.
İşte insanın kurtuluşu da burada saklıdır:
Görmekte ve gördüğünden kaçmamaktadır.
İnsan gerçekten ne zaman kör olur biliyor musun?
Kendi içindeki karanlığı fark ettiği halde onu aydınlatmaya çalışmadığında.
Başkalarının acısını gördüğü halde kalbini kapattığında.
Gerçeği bildiği halde susmayı seçtiğinde.
Ve belki de en derin körlük şudur:
Kendini “gören” zannetmek.
Çünkü o zaman artık hiçbir ışık sana ulaşamaz.
Ama hâlâ bir ihtimal var…
Eğer insan bir gün gerçekten görmek isterse,
önce kendi karanlığıyla yüzleşmeyi göze almalıdır.
Çünkü gözler değil, cesaret açar insanı hakikate.
*José de Sousa Saramago ; d. 16 Kasım 1922 – ö. 18 Haziran 2010), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazardır.









