İnsan bazen hiç gitmediği bir memleketi özler. Hiç tanışmadığı bir insanı yıllardır tanıyormuş gibi hisseder. Bir kitabın sayfalarını çevirirken, sanki kendi ömrünün satırlarını okuyormuş gibi duraksar. Bir filmin sahnesinde gözleri dolarken, ağlayan aslında perdedeki karakter değil, kendi ruhudur.
Bu nasıl bir yakınlıktır?
Sanırım buna aklın değil, kalbin bildiği bir sır demek gerekir.
Hayatımız boyunca insanlar, şehirler, türküler ve kitaplar çıkar karşımıza. Kimileri yanımızdan sessizce geçip gider. Kimileri ise içimizde bir kapıyı aralar. İşte o an anlarız ki bazı karşılaşmalar tesadüf değildir. Ruh, kendinden bir parça taşıyanı hemen tanır. Belki buna ilham denir, belki ünsiyet... Belki de yaratılışımızın derinliklerinden gelen, adı konulmamış bir hatırlayıştır.
Ben, bir fotoğraf karesine de böyle bakarım. Siyah beyaz bir sokakta yürüyen sarı yağmurluklu yalnız bir adamı gördüğümde, aslında kendimi seyrederim. Yağmur damlaları gökten değil, yılların içinden yağar. Taş duvarlar, eski kapılar ve sessiz sokaklar bana çocukluğumu değil; ruhumun hiç yaşlanmayan tarafını anlatır.
Bir şehrin taşına dokunursunuz; taş size geçmişi fısıldar. Eski bir caminin avlusunda oturursunuz; sessizlik konuşmaya başlar. Bir kitabın cümlesi, yıllardır içinizde cevabını aradığınız soruyu dile getirir. İşte o zaman anlarsınız ki insan bazen bir eseri okumaz, eser insanı okur.
Belki de bütün ömrümüz, bize mülhem olanı aramakla geçiyor. Bizi tamamlayacak cümleyi, gönlümüze benzeyen insanı, ruhumuza komşu olacak şehri arıyoruz. Bulduğumuzda ise "İşte burası..." diyoruz. Çünkü kalp, kendisine ait olanı tanımakta hiç yanılmaz.
İnsan bazen bir memlekete değil, bir duyguya göç eder. Bir kitaba değil, bir hakikate sığınır. Bir insana değil, onun kalbindeki merhamete yakınlık duyar. Çünkü gerçek yakınlık mesafeyle ölçülmez; aynı hakikatin gölgesinde yürüyebilmektir.
Belki de hayatın en büyük zenginliği budur: Ruhumuza mülhem olanı fark edebilmek... Çünkü insan, en çok kendini hatırlatan şeye yakınlık duyar







