Belki de son yıllarda bu topraklarda en çok sorulan soru budur. Sokakta, kahvehanede, üniversite koridorlarında, sosyal medyada, deprem çadırlarında, hastane bekleme salonlarında... Aynı cümle farklı ağızlardan yükseliyor. Çünkü güven, bir toplumun görünmeyen temelidir. Temel çatladığında ise en sağlam görünen binalar bile ayakta kalamaz.
Medeniyetler sadece taşla, çelikle, teknolojiyle kurulmaz. Bir medeniyeti ayakta tutan; adalet, emanet, doğruluk ve vicdandır. Bunlar kaybolduğunda geriye yalnızca kalabalıklar kalır. Kalabalık olmak ise toplum olmak anlamına gelmez.
Yakın tarihimiz, acı hadiselerin ardından verilen sözlerle doludur. Depremler oldu, seller oldu, yangınlar yaşandı. Her felaketin ardından "Bir daha olmayacak." denildi. Millet elindeki son lokmasını, son birikimini paylaşmaktan çekinmedi. Çünkü bu milletin mayasında yardımlaşmak vardır. Ancak zaman geçtikçe insanlar sadece yapılan yardımları değil, verilen sözlerin de akıbetini sorgulamaya başladı. Güven işte tam burada yara aldı.
Diğer tarafta siyaset... İktidarlar değişir, muhalefet değişir, isimler değişir; fakat milletin beklentisi değişmez. İnsanlar makamdan önce hesap verebilirlik ister. Güçten önce adalet ister. Çünkü devletin büyüklüğü, en güçlü olduğu anda bile hesap verebilmesidir.
Son günlerde tartışılan bazı semboller de toplumun derin fay hatlarını yeniden görünür hâle getirdi. Üniversite mezuniyet törenlerinde "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." ayetinin üzerinin kapatılmaya çalışıldığını ve bunun etrafında oluşan tartışmalar, yalnızca bir afiş meselesi değildir. Asıl mesele, farklı düşüncelerin rahatça konuşulabildiği bir iklim oluşturup oluşturamadığımızdır. Doğruyu örtmeye çalışmak da, doğru adına başkasını susturmaya çalışmak da aynı çıkmazın iki farklı yüzüdür. Hakikat, üzeri örtülerek yok olmaz; konuşularak, tartışılarak ve yaşanarak güçlenir.
Bugün dünya da benzer bir bunalımın içindedir. Teknoloji çağının zirvesindeyiz; yapay zekâ konuşuyoruz, uzaya gidiyoruz, saniyeler içinde kıtalar arasında haberleşiyoruz. Fakat aynı hızla vicdanımızı kaybediyoruz. Bilgi arttı ama hikmet azaldı. İletişim çoğaldı ama insanlar birbirini dinlemeyi unuttu. Kalabalıklar büyüdü ama yalnızlık derinleşti.
İnsanlık tarihine baktığımızda büyük medeniyetlerin dış saldırılarla değil, içeriden çürüyerek yıkıldığını görürüz.
Bizim medeniyetimizin en güçlü cümlesi ise Kur'an'ın şu emridir: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Bu emir sadece bireye değil, yöneticisine, akademisyenine, sanatçısına, gazetecisine, tüccarına, hâkimine ve vatandaşına yöneliktir. Doğruluk seçilerek uygulanacak bir ilke değildir; hayatın tamamına yayılan bir ahlaktır.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru "Kime güveneceğiz?" değildir.
Asıl soru şudur:
Biz, güvenilir insanlar olmayı ne zaman yeniden başaracağız?
Çünkü güven aranan değil, inşa edilen bir değerdir. Adaletle büyür, doğrulukla kök salar, vicdanla yaşar.
Bir milletin geleceğini ne ekonomi tek başına kurtarabilir ne teknoloji ne de siyaset. Bizi ayağa kaldıracak olan şey; yeniden emanete sadakat, söze vefa ve hakikate bağlılıktır.
Aksi hâlde birbirinden şüphe eden insanların kurduğu hiçbir gelecek, sağlam bir medeniyet inşa edemez.







