İnsan bazen aklıyla değil, sadrıyla yaşar dünyayı.
Çünkü akıl hesap eder; sadır ise hisseder.
Akıl delil ister, sadır bir bakıştan yanar.
Ve insanın hakikati çoğu zaman dilinden değil, göğsünden yükselir.
“Sadır olmak” ne güzel bir ifadedir aslında…
Bir şeyin ortaya çıkması, zuhur etmesi, içten dışa taşması…
Çünkü hiçbir söz boşluktan doğmaz. Her kelimenin bir rahmi vardır. İnsan ne söylüyorsa önce sadrında taşır. Kin taşıyanın cümlesi sertleşir, merhamet taşıyanın sesi bile yumuşar. Bir insanın kalbini görmeden düşüncesini anlamak mümkün değildir.
Modern dünya ise insanın sadrını kuruttu.
Göğsü olan ama içi olmayan insanlar çoğaldı.
Kalabalıklar içinde yaşayan fakat hiçbir şeye gönül bağı kuramayan bir insan tipi çıktı ortaya. Artık insanlar düşünmüyor, sadece tepki veriyor. Hissetmiyor, sadece tüketiyor. Bir şeye üzülmeden ağlıyor, sevmeden konuşuyor, bağ kurmadan dokunuyorlar. Çünkü çağımızın en büyük yoksulluğu para değil; sadır yoksulluğudur.
Eskiden bir insanın gönlü genişse “sadrı açık” denirdi.
Şimdi insanlar birbirine tahammül bile edemiyor.
Çünkü daralan sadece ekonomi değil, insanın iç âlemi oldu. Betonlar büyüdükçe kalpler küçüldü. Şehirler yükseldikçe insan alçaldı. Herkes birbirine çok yakın ama ruhlar birbirinden ışık yılları kadar uzak.
Tasavvufta sadır, ilahi hakikatin ilk indiği yerdir.
Kalp bir denizse, sadır onun kıyısıdır.
İnsan önce orada sarsılır. Bir dua önce oraya düşer. Bir ayrılık önce orayı acıtır. Allah’ın insana verdiği en büyük sır belki de budur: İnsan göğsünde görünmeyen bir âlem taşır.
Bazı insanlar vardır; konuşurken sadece kelime duyarsın.
Bazıları vardır; sustuğunda bile sadırlarından bir şey taşar.
İşte hakiki insan odur. Çünkü hakikat çok konuşmaz. Hakikat hissedilir.
Sosyolojik olarak bakıldığında bir toplumun çürümesi de önce sadrında başlar. Adalet kaybolmadan önce vicdan kaybolur. Merhamet ölmeden önce utanma ölür. Bir toplumun binaları değil, sadrı çöker önce. Çünkü medeniyet taşla değil, gönülle kurulur.
Bugün insanlar bilgiye çok yakın ama hikmete çok uzak.
Çünkü bilgi akılda birikir, hikmet sadırda olgunlaşır.
Bu yüzden aynı kitabı herkes okuyabilir ama herkes aynı hakikati göremez. Kimisi harfleri görür, kimisi manayı. Çünkü insan baktığı şeyi değil, taşıdığı şeyi görür.
Belki de insanın bütün yolculuğu budur:
Kalabalık bir dünyadan çıkıp kendi sadrına dönebilmek…
Orada saklanan korkularla, yalnızlıklarla, kırgınlıklarla yüzleşebilmek… Ve en sonunda kendi içine gömülen hakikati bulabilmek.
Çünkü insanın gerçek evi bazen bir şehir değil,
anlaşıldığı bir sadırdır.









