İnsan, çoğu zaman bildiğini sanarak yaşar; oysa hayat, bildiğini sandığı her şeyi bir gün önüne koyup yeniden soran büyük bir imtihan meydanıdır. Bu yüzden insanın en büyük yanılgısı bilmemek değil, bildiğini sanmaktır. Çünkü bilmeyen öğrenmeye açıktır; fakat bildiğini sanan, hakikatin kapısını kendi eliyle kapatır. Hayatın uzun yollarında yürürken fark ettim ki insan yalnızca sabrıyla, sevgisiyle, inancıyla değil; sanılarıyla da sınanır.
Bir insanın dostunu tanıdığını sanması, bir gün yalnız kaldığında sınanır. Bir insanın kendisini güçlü sanması, çaresizliğin soğuk duvarlarına dayandığında sınanır. Bir insanın merhametli olduğunu düşünmesi, karşısına kendisinden çok farklı bir insan çıktığında sınanır. Çünkü insanın kendisi hakkında kurduğu cümleler ile hayatın onun hakkında yazdığı cümleler her zaman aynı değildir. İşte bu yüzden sanmakla sınanır insan.
Modern çağın en büyük yanılsamalarından biri de insanların birbirlerini tanıdıklarını sanmalarıdır. Oysa bugün insanlar birbirlerinin yüzlerini görüyor ama kalplerini göremiyor; seslerini duyuyor ama yalnızlıklarını duymuyor. Sosyal medyada birkaç fotoğraf, birkaç cümle ve birkaç gülümseme üzerinden hayatlar hakkında hükümler veriliyor. Mutlu sanılan insanların geceleri gözyaşı döktüğü, güçlü görünen insanların içten içe kırıldığı, kalabalıkların ortasında bulunan insanların derin yalnızlıklar yaşadığı bir çağdayız. Bu nedenle günümüz insanı belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok sanıyor, fakat çok az biliyor.
Felsefi açıdan bakıldığında insanın bütün hikâyesi, görünüş ile gerçek arasındaki mesafeyi anlamaya çalışmaktan ibarettir. İnsan çocukluğunda hayatı kolay sanır, gençliğinde zamanı sonsuz sanır, olgunluk çağında insanları değişmez sanır; fakat yıllar geçtikçe hayat ona her şeyin değişebileceğini öğretir. Böylece insan, kesin sandığı düşüncelerin nasıl da kırılgan olduğunu görür. Hakikat çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz; sessizce gelir ve insanın bütün kesinliklerini yavaş yavaş söküp alır.
Toplumlar da insanlar gibi sanılarıyla sınanır. Adaletin kendiliğinden yaşayacağını sanan toplumlar, bir gün adaletin ne kadar kıymetli olduğunu yokluğunda anlar. Birlik ve beraberliğin sonsuza kadar süreceğini düşünen toplumlar, ayrılıkların acısını yaşadıklarında geçmişin değerini fark ederler. Bu yüzden medeniyetler de bireyler gibi sınanırlar; çünkü hayatın değişmeyen kuralı şudur: Korunmayan her değer zamanla kaybolur.
İnsan bazen sevginin hep süreceğini sanır, bazen kırılmayacağını sanır, bazen de kaybetmeyeceğini sanır. Fakat hayat, insanın avuçlarında sımsıkı tuttuğu şeylerin bile bir gün kayıp gidebileceğini gösterir. İşte o zaman insan, sahip olmanın değil kıymet bilmenin önemli olduğunu anlar. Çünkü hiçbir şeyin sonsuz olmadığı bu dünyada asıl mesele sahip olmak değil, var olanın değerini zamanında görebilmektir.
Belki de olgunluk dediğimiz şey, artık daha az sanmak ve daha çok anlamaya çalışmaktır. İnsan yaş aldıkça hüküm vermekten çok dinlemeyi, konuşmaktan çok düşünmeyi, yargılamaktan çok anlamayı öğrenir. Çünkü bilir ki gördüğü şey gerçeğin tamamı değildir. Her insanın içinde görünmeyen bir hikâye, anlatılmayan bir yara ve bilinmeyen bir mücadele vardır.
Sonunda insan şunu fark eder: Hayat, sandıklarımızın değil öğrendiklerimizin toplamıdır. Ve insanı büyüten şey, her şeyi bildiğini düşünmek değil; her gün yeniden öğrenebilecek kadar mütevazı kalabilmektir. Çünkü bu dünyada servet de, makam da, güç de değil; insanın hakikate yaklaşma çabası kalıcıdır. Hayatın sessiz öğretilerinden biri de budur: İnsan yalnızca yaşadıklarıyla değil, sandıklarıyla da sınanır. Ve bazen bir ömür, bir tek yanılgının gerçeğe dönüşmesini beklemekle geçer.









