Ceket ...
“Omuzlarda Kalan Boşluk”
Ceket hâlâ askıdaydı.
Gömlekler toplanmış, pantolonlar torbalanmıştı.
Ama ceket… O askıda kaldı.
Kimse elini uzatamadı ona.
Kahverengi, içi ince elyafla kaplı, yıllar içinde biraz solmuştu.
Kollarında biraz bollaşma, dirseklerde izler vardı.
Ama hâlâ dik duruyordu askıda, sanki içinde biri vardı.
Sanki şimdi kapı çalacak ve ihtiyar,
“Benim ceketimi niye almadınız?” diyecek…
Bu ceket, onun dış dünyaya çıkarken giydiği, “kendine çekidüzen” verdiği ceketti.
Cenazelere de onunla giderdi, bayram namazlarına da.
“Er kişi gibi görünmeli insan,” derdi.
Öyle süslü püslü değil, ama temiz, düzgün…
Ceket, omuzlarına yüklenen sorumlulukları da taşımıştı.
Bir çocuğun düğününde mutluluktan ıslanmış,
Bir vefat haberinde gözyaşına karışmış,
Torununu okuldan alırken üzerine örttüğü rüzgâr olmuştu.
Karısı bazen
“At şunu, yıprandı artık” derdi ama o hiç kıyamazdı.
“Bu ceket bana eşlik ediyor… İnsan eşlik edenleri kolay atar mı?”
Ve şimdi... ceket yalnız.
Ne kolunda bir kol, ne cebinde bir mendil.
Omuzlarına dokunan yok.
Ama hâlâ evin içindeki varlığını sürdürüyor.
Kızı askıya bakarken gözleri doldu.
“Babam bu ceketi giydiğinde başka biri olurdu... Kendine dikkat ederdi. Ciddi, ama yumuşak bir adam olurdu.”
Sonra ceket askıdan indirildi.
Ütülendi. Katlanmadı, buruşturulmadı.
Özenle, bir gömleğin üstüne serildi, bir hurç içine kondu.
Üzerine dua okundu.
Torun ceketle vedalaşırken bir şey fark etti.
"Bu cekette dedemin omzu hâlâ duruyor gibi. Ona sarılasım geliyor..."
Ceket artık giyilmeyecekti.
Ama unutulmayacaktı da.
Çünkü bazı kıyafetler, sadece bedenleri değil; hatıraları da örter.
Yusuf Kartal...









