İnsan, hayatın ortasında yürürken çoğu zaman iki uç arasında salınır: kontrol etme arzusu ve teslim olma ihtiyacı. Tevekkül, işte bu iki uç arasında kurulan en ince köprüdür. Ne bütünüyle bırakmaktır kendini akışa, ne de her şeyi avuçlarının içinde tutma vehmi… Tevekkül, çabanın içinden doğan bir sükûnettir.
Zira insan, iradesi kadar sınırlı, arzusu kadar sınırsızdır. İster, planlar, hesap eder; fakat hayatın büyük matematiği onun küçük denklemlerine çoğu zaman uymaz. İşte tam burada tevekkül başlar. Bir kırılma değil, bir idrak anıdır bu: “Ben elimden geleni yaptım, gerisi artık benden büyük bir hakikatin tasarrufudur.” Bu cümle, insanın acziyetini değil, bilakis bilincini yüceltir.
Tevekkül, pasif bir bekleyiş değildir. O, emeğin ardından gelen bir iç huzurudur. Tohumu eken çiftçinin göğe bakışı gibi… Yağmurun yağmasını bekler, ama toprağı sürmeden, tohumu atmadan beklemez. Çünkü bilir ki tevekkül, tembelliğin değil, gayretin kardeşidir.
Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri, her şeyi kontrol edebileceğine olan inancıdır. Oysa kontrol, çoğu zaman bir illüzyondur; kırılgan ve geçici. Tevekkül ise bu illüzyonu fark edip onun ötesine geçebilmektir. Bir anlamda, bilinmezliğin içinde kaybolmak yerine onunla barışmaktır.
Bu barış, insanın iç dünyasında derin bir dinginlik doğurur. Çünkü tevekkül eden insan, sonucu değil, süreci yaşamayı öğrenir. Başarının gururuyla şişmez, başarısızlığın yükü altında ezilmez. Her iki durumda da kalbinin merkezinde bir denge taşır. O denge, dış dünyanın fırtınalarına karşı bir sığınaktır.
Ve belki de tevekkül, en çok da şunu fısıldar insana:
“Sen yürümekle mükellefsin, varmakla değil.”
Bu yüzden tevekkül, bir vazgeçiş değil; aksine en derin bağlılıktır. Kendine, hayata ve görünmeyen bir nizama duyulan güvenin adıdır. İnsan, tevekkül ettikçe hafifler; hafifledikçe derinleşir. Çünkü yüklerini bıraktığı yer, aslında en sağlam dayanağıdır.









