Dilin sınırında duran bir gölgedir. Ne bütünüyle gerçeğe aittir ne de bütünüyle yalandır.
O, hakikatin eğilip büküldüğü o ince çizgide, insanın kendini ifade etme arzusuyla kendini saklama ihtiyacı arasında salınır.
İnsan, hakikati olduğu gibi taşımakta çoğu zaman zorlanır. Çünkü hakikat çıplaktır; ne süs kabul eder ne de teselli.
İşte tam bu noktada abartı devreye girer. Duyguyu büyütür, olayı genişletir, anı derinleştirir. Bu haliyle abartı, dürüst insanın yalanı değildir, aksine, hakikatin katlanamadığı sertliğini yumuşatan bir dil oyunudur. Bir tür estetik müdahaledir. İnsan, gerçeği olduğu gibi değil, taşıyabildiği kadarını anlatır.
Fakat aynı araç, başka bir elde bambaşka bir şeye dönüşür. Gerçeği eğip büken, onu olduğundan farklı gösteren bir perdeye. Burada abartı, yalancının kalkanıdır.
Çünkü doğrudan yalan söylemek risklidir; ama gerçeği büyütmek, çarpıtmak, süslemek. Bunlar daha az fark edilir. Abartı, bu yüzden hakikatin karşıtı değil, onun saptırılmış bir yansımasıdır.
“Gerçekten” diyerek sözünü pekiştiren, yeminlerle cümlesini ağırlaştıran insan ise aslında başka bir çatışmanın içindedir.
Çünkü hakikat, kendini kanıtlama ihtiyacı duymaz. Varlığıyla ikna eder. Sürekli yemin eden dil, aslında kendi güvenilirliğine duyduğu şüpheyi açığa vurur. Yemin burada bir teminat değil, bir savunmadır; bir tür varoluşsal zırh. Sözün kendi başına yetmediği yerde, yemin devreye girer.
Bu yüzden abartı ve yemin, yalnızca dilsel araçlar değildir; insanın hakikatle kurduğu ilişkinin aynasıdır. Kimi zaman hakikati taşınabilir kılarlar, kimi zaman onu gizlerler. Aralarındaki fark ise kelimelerde değil, niyette saklıdır.
Belki de asıl soru şudur: İnsan neden gerçeği olduğu gibi söylemekte zorlanır?
Çünkü hakikat, çoğu zaman sade olduğu kadar ağırdır. Ve insan, o ağırlığı hafifletmek için ya abartıya sığınır ya da yeminlere…
Oysa hakikat, ne büyütülmeye ne de korunmaya muhtaçtır.
Sadece söylenmeye cesaret ister.









