Her yıl bu vakitlerde Erciyes’in dili çözülür.
Sanki suskun bir dev, uzun süren sessizliğinden sonra ilk kez konuşur gibi...
Güneş, karı azar azar eritmeye başlar. Yükseklerde kalan beyaz örtü, yavaş yavaş dağın koyu taşlarını ortaya çıkarır.
Ve birden, dağın göğsünde, Arapça harflerle tek bir kelime belirir: Allah.
Bu bir tesadüf değildir. Her yıl neredeyse aynı zamanlarda, aynı yerden görünür bu yazı.
Halk arasında artık beklenen bir haber olmuştur bu.
“Allah yazısı çıktı mı?”
“Bu yıl nasıl görünüyor?”
Şehirdeki sessiz kulaktan kulağa fısıltılar, dağın kalbinden gelen bu kelimeye saygıyla karışır.
Erciyes’in bu hali, insana sadece bir dağ manzarası sunmaz.
O, içsel bir yolculuğun başlangıcı olur.
Dağın doruklarında yazılan bu kelime, insanın kalbindeki bir duayı yankılandırır.
Kimisi gözyaşlarıyla izler bu manzarayı, kimisi sessizce seyreder, içinden “ben de duydum” der.
Çünkü bu sadece bir görüntü değildir; bu bir hitaptır.
Erciyes, yüceliğiyle hayran bırakırken, yazısıyla da hatırlatır:
"Unuttuysan eğer, bak… Her şey O'nu gösteriyor."
Bazıları için bir doğa olayıdır bu.
Ama inanan kalpler bilir ki bazı şeyler sadece görünmez. Hissedilir.
Ve bu yazı, görünmekten öte bir şeydir; bir hissediliştir.
Bu yüzden Erciyes’e gönül verenler, bu mevsimi farklı yaşar.
Çünkü dağın kalbinden gelen o yazı, her yıl yeniden bir şeyleri hatırlatır:
Kendini, Rabbini, hayatın geçiciliğini ve yüceliği...
Ve o yazı göründüğünde, dağ sanki secdeye varmış gibi olur.
Gökyüzüne karşı dimdik duran bir duadır artık.
Ve Erciyes “Allah” dedi…
Duyanlar, yürekten “amin” dedi.
Yusuf Kartal...









