İnsan çocukluğunu düşündüğünde bazı yüzler diğerlerinden daha parlak çıkar hatıraların içinden. Benim çocukluğumda o yüzlerden biri Fatma ablamdı.
Bana ilk defa ders çalışmanın ne demek olduğunu öğreten oydu. Bilmediğim pek çok şeyi sabırla anlatan, defterimi önüme koyup “Bir daha oku” diyen oydu. Hatta doğum gününün ne demek olduğunu bile ondan öğrenmiştim. Çocuk aklımla bunu büyük bir keşif gibi görmüş, bakkala gidip bir toka almış ve bir kız arkadaşımın evine götürmüştüm. O gün kendimi dünyanın en büyük işini yapmış gibi hissetmiştim.
Hacıkılıç’ta yaşadığımız yıllardı. Ablam Kız Enstitüsü’nün ortaokuluna gidiyordu. Okumayı çok seviyordu. İçinde dinmeyen bir öğrenme isteği vardı. En büyük hayali öğretmen olmaktı. Bu hayalin arkasında ise çok sevdiği öğretmeni Günser öğretmen vardı.
Ama o zamanların Anadolu’sunda kız çocuklarının uzun süre okuması her zaman kolay değildi. Babam da ablamın fazla okumasını istemiyordu.
Tam o günlerde komşumuz Yahya amca devreye girdi. Belediyede memurdu. Sessiz, aklı başında bir insandı. Ablamın okul kaydını babama söylemeden yaptırdı. Biz dükkâna gittiğimiz saatlerde ablam gizlice okula gidip gelmeye başladı. Her gün içinde bir korku vardı: Babam duyarsa ne olurdu?
Bir ay kadar sonra Yahya amca babamla konuştu. Babamın huyunu iyi bilirdi. Akşam vakti, sakin bir anda söz açtı.
“Bak Kartal,” dedi. “Bu kız okumalı. Öğretmen olmalı. Dersleri de iyi. Yazık etme.”
Tatlı tatlı anlattı. Babam uzun süre sustu. Sonunda başını salladı. O an evde görünmeyen bir yük kalktı sanki. En çok da Fatma ablamın yüzü aydınlandı. Onun o gülüşünü hâlâ hatırlarım.
Bir gün öğretmen okulunda bir etkinlik vardı. Ablam beni de götürmüştü. O gün dünyaya ilk kez biraz daha büyük bir pencereden bakmaya başladığımı hissetmiştim. Türkiye’nin meseleleri konuşuluyordu.
Kıbrıs’ta gergin günler yaşanıyordu. Uçağımız düşmüş, pilot Cengiz Topel şehit olmuştu. Rumlar Kıbrıs’ı ilhak etmeye çalışıyordu. O günlerde Rumların lideri başpiskopos Makarios’tu.
Ablam o etkinlikte bir şiir okudu. Sahnede duruşu bile bambaşkaydı. Sesi önce sakin başladı, sonra yükseldi. Bir yerde bütün salonu sarsan bir cümle söyledi:
“Makarios’un sakalını tek tek yolacağız!”
O kadar içten, o kadar yürekten okumuştu ki salonu bir anda alkış tufanı kapladı. O an, ablamın sadece bizim evin değil, bir milletin duygusunu taşıdığını hissetmiştim.
Ama hayat bazen sevinçleri beklenmedik acılarla sınar.
Bir güz günü annemle birlikte babaannemin yanına pekmez yapmaya gitmiştik. Hava serindi, bağların kokusu etrafa yayılmıştı. Birden bir haber geldi:
“Çabuk gelin… Fatma yandı!”
Nasıl yola çıktığımızı, eve nasıl vardığımızı hatırlamıyorum. Sadece annemin yolda ağlayarak dua ettiğini hatırlıyorum.
Babam tavuk almış. Ablam da düdüklü tencerede pişirmiş. Ama kapağı soğumadan açmaya kalkınca bir anda büyük bir basınçla patlamış. Kapak fırlamış, etler evin her tarafına saçılmış. En çok da ablamın bacakları yanmış.
Komşular evin içinden etleri toplamış. Hastanede müdahale etmişler. Eve geldiğinde annemle birlikte onu görünce içimiz parçalandı. Annem o gün gözyaşları içinde bir yemin etti:
“Bir daha hiçbir yere gitmeyeceğim.”
Komşumuz Hasan amca sağlık memuruydu. Günlerce sabırla pansuman yaptı. Her gün biraz daha iyileşti ablam. Yaklaşık bir ay sonra ayağa kalktı. O gün evimizin içine yeniden umut doldu.
Fatma ablam öğretmen okulunu bitirdi. İlk görev yeri Sarız ilçemizin Kızılpınar köyü oldu. Arkadaşı Nurhan ablayla birlikte küçük bir ev tuttular. Annem de onların yanında kalmaya başladı.
Bir gün babam dükkânda bana bir yüzük verdi.
“Sarız’a git,” dedi.
“Seni Hamdi abine nişanladık. Yüzüğü ver gel.”
Hamdi abim teyzemin oğluydu. Hukuk Fakültesini bitirmiş, savcı olmuştu. Babamla onun babası bacanaktı. Bir akşam oturmasında biri istemiş, biri vermiş.
Yüzüğü alıp Sarız’a gittim. Annem beni görünce şaşırdı.
“Hayırdır oğlum?” dedi.
“Nişan yüzüğü getirdim,” dedim.
“Ablamı Hamdi abime verdiler.”
Odanın içinde bir sessizlik oldu. Annem biraz kırgın bir sesle:
“Bu adam niye sormadan böyle bir şey yapıyor?” dedi.
Ama kader çoktan kendi yolunu çizmişti.
Bir süre sonra Kayseri’de düğün yapıldı. Fatma ablam gelin oldu ve Ankara’ya gitti.
Benim hatıralarımda ise hep aynı yerde durur:
Defterimin başında sabırla beni çalıştıran, öğretmen olma hayalinden vazgeçmeyen, bir şiir okuduğunda salonu ayağa kaldıran Fatma ablam.









