Ramazan Bayramı yaklaşırken, Kayseri’nin taş sokaklarında başka bir telaş başlardı. Hele Kale İç o kadim surların içinde zaman sanki biraz daha yavaş akar, ama kokular daha yoğun yaşanırdı. Bizim dükkânın önünden geçen herkes o kokularla tanışırdı:
“Beğenal Kolonyaları Kale İçi No:36 Kayseri”
Bu sadece bir adres değildi, bir emeğin, bir ustalığın ve bir hatıranın adıydı.
Babam bu mesleği, Kayseri’de kolonyacılığın öncülerinden rahmetli Kazım Cingillioğlu’ndan öğrenmişti. Ustalığın sadece şişe doldurmak olmadığını, kokunun da bir dili olduğunu ondan almıştı. Sonra kendi dükkânını açtı, kendi markasını kurdu. Her damlada biraz ustasından, biraz kendinden iz vardı.
O yıllarda parfüm diye bir alışkanlık yoktu. Kolonya, hayatın kendisiydi. Erkekler traş sonrası yüzlerine limon kolonyası sürer, keskin ferahlıkla aynaya bakarken bir nefes alırlardı. Kadınlar iğde çiçeği, altın damla gibi kokularla evlerini sarar, o kokular bayramın habercisi olurdu.
Hele Almancı sezonu gurbetten gelen işçilerimiz valizlerine sadece eşyalarını değil, memleket kokusunu da koymak isterlerdi. Şişe şişe kolonya alır, o kokuları kilometrelerce uzağa götürürlerdi. Çünkü o koku, evdi.
Bayramdan bir hafta önce dükkânda ayrı bir telaş başlardı. İnsanlar ellerinde şişelerle gelir, çeşit çeşit kolonyalardan doldururlardı. Sıraya girenler olurdu, bekleyenler olurdu. Ama kimse şikâyet etmezdi; çünkü herkes bilirdi ki bayram, sabırla hazırlanır.
O zamanlar bayram demek, şeker, kahve ve kolonya demekti. Kolonyasız bir bayram, eksik bir bayramdı.
Kayseri’de bu işin ilklerinden biri yine Cıngıllıoğlu Kolonyaları idi. Rahmetli Kazım amca sadece iyi bir usta değil, aynı zamanda gönlü geniş bir insandı. 60’lı, 70’li yıllarda TRT radyosuna reklam veren ilk kolonyacılardan biriydi. İnsanlar onun reklamını dinlemek için radyo başında beklerdi. O ses, Kayseri’nin kokusu gibiydi.
Çocukları da çok severdi. Her bayram elini öpmeye giderdik. Avucumuza bıraktığı o gıcır gıcır 5 TL, sadece bir harçlık değil, bir sevginin ağırlığıydı.
Bir de Çöplüoğlu Kolonyaları vardı. Sahibi Ahmet abi. Kayseri esnafının içinde dürüstlüğüyle parmakla gösterilen bir adamdı. Kazancılar girişinde, sağdan ilk sokakta dükkânı. Kokudan anlardı, kaliteden ödün vermezdi. Pazarlık sevmezdi. Fiyat neyse oydu. “İkram et” diyene ise şişeyi boşaltıp verirdi, ama o müşteri bir daha kapısından giremezdi. Çünkü onun için iş, sadece satış değil, bir karakter meselesiydi.
İşte böyleydi Kayseri’de kolonyacılık.
Ben de babamla o dükkâna gide gele büyüdüm. Kokuların dilini öğrendim. Limonun ferahlığını, iğde çiçeğinin naifliğini, altın damlanın zarafetini, beyazzamağın kokusu hala burnumuzdadır.
Ama en çok da emeğin kokusunu öğrendim.
Bazen Kale’nin taş duvarlarına yürürken elimi sürerim . O serin taşlardan bile kolonya kokusu gelirdi sanki. Şimdi aradan yıllar geçse de, gözlerimi kapadığımda o kokular hâlâ burnumda…
Ve anlıyorum ki, bazı kokular sadece güzel değildir.
Bir ömrü, bir ustayı, bir bayramı saklar içinde.







