Bazı tarihler vardır; takvim yaprağından düşer ama yürekten düşmez.
28 Şubat öyle bir tarihti.
O gün verilen kararlar, yalnızca bir hükümeti hizaya getirmedi; binlerce insanın hayatını, umutlarını, gençliğini hizaya sokmaya çalıştı. Üniversite kapılarında bekleyen kızlarımızı, “ikna odası” denen soğuk duvarların arasına sıkıştırılan iradeleri, sakalı var diye devlet kapısından çevrilen adamları gördük.
Ama en acısı neydi biliyor musunuz?
Yıllar geçti. Hayatlar karardı. Diplomalar yarım kaldı. Meslekler ellerden kaydı.
Ve bu ağır bedelin mimarları, uzun süre hesap vermeden hayatlarına devam etti.
Bir genç kız düşünün… Tıp fakültesini kazanmış. Beyaz önlük hayali kuruyor. Ama başındaki örtü, önlüğünden daha görünür sayılıyor. Kapıdan içeri alınmıyor. Günlerce, aylarca direniyor. Sonra ya vazgeçiyor ya da memleketini terk ediyor.
Peki o generaller?
O kararları imzalayan eller?
Onlar hangi kapıda bekledi?
Bir baba düşünün…
Kızını üniversiteye götürmüş. Kapının önünde birlikte ağlamışlar. Baba, güçlü görünmeye çalışmış. “Sabret kızım” demiş. Ama eve döndüğünde kimse görmeden yıkılmış.
O babanın gözyaşının hesabı kimden soruldu?
Devlet dediğimiz şey, adalet üzerine yükselmez mi? Eğer adalet gecikirse, yaralar kabuk bağlamaz; içten içe kanamaya devam eder. 28 Şubat’ta yalnızca bir siyasi düzenleme yapılmadı. İnsanların onuru incitildi. İnançları sorgulandı. Kimlikleri problem gibi gösterildi.
Ve biz uzun süre şunu hissettik:
Bu ülkede bazıları yanlış yaptığında bedel ödemiyor.
İşte can yakan yer burası.
Çünkü mağdurun hafızası güçlüdür. Üniversite kapısındaki o soğuk mermer basamakları unutmaz. “Bugün giremezsiniz” cümlesinin tonunu unutmaz. İkna odasındaki bakışları unutmaz.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, vicdanlarda da tecelli etmeliydi.
Eğer bir dönemin aktörleri yaptıklarının ağırlığını gerçekten hissetmezse, toplumun kalbinde eksik bir cümle kalır.
Ben 28 Şubat’ı düşündüğümde yalnızca yasakları hatırlamıyorum.
Bir neslin kırılan özgüvenini hatırlıyorum.
Devletine küsmemek için direnen insanları hatırlıyorum.
İnancını saklamak zorunda bırakılan gençleri hatırlıyorum.
Ve içimden şu geçiyor:
Bir ülke, evlatlarına bunu yaşatmamalıydı.
Hesap sorulması yalnızca intikam değildir.
Hesap sorulması, “Bir daha olmayacak” demenin en güçlü yoludur.
Çünkü adalet yerini bulmadığında, tarih kapanmaz.
Yalnızca susar.
Ama o suskunluk, en ağır çığlıktır.









