Bazen lapa lapa yağan karın altında yürüyen yalnız bir adamın içindeki sıcaklık,
bazen de bir çocuğun gözlerinde henüz kirlenmemiş yarınlara açılan penceredir.
Umut etmek, sadece beklemek değildir.
Umut etmek, dünyanın bütün yorgunluğuna rağmen güzelliğin hâlâ mümkün olduğuna inanmaktır.
Savaşların gölgesinde bile çocuklara barış dolu bir gökyüzü düşlemek,
insanların ve devletlerin öfke yerine merhameti seçebileceğine dair kalpte bir yer saklamaktır.
Bir Müslüman için umut, başıboş bir iyimserlik değildir.
O, havf ile recâ arasında durmaktır.
Ne korkusuz bir pervasızlık,
ne de umutsuz bir karanlık…
Kur'an-ı Kerim bize şöyle seslenir:
“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” (ez-Zümer, 39/53)
Ve yine hatırlatır:
“Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler.” (es-Secde, 32/16)
Korku…
İnsanı diri tutan bir titreyiştir.
Hata yapmaktan, kırmaktan, incitmekten sakındırır.
Ümit ise kalbin nefesidir.
Düştüğünde ayağa kaldırır, karanlıkta bir kandil yakar.
Ruh hâlimize baktığımızda,
bazen dünyanın ağırlığı omuzlarımızı çökertir.
Haberlerde gördüğümüz savaşlar,
adaletsizlikler,
yitip giden hayatlar…
Ama sonra bir annenin duası,
bir çocuğun gülüşü,
bir dostun omzuna dokunuşu
bize şunu fısıldar:
“Henüz her şey bitmedi.”
Umut; sevdiklerinle bir sofrada buluşabilme hayalidir.
Bir sabah ezanında kalbin sükûnet bulmasıdır.
Affedilme ihtimalidir.
Yeniden başlama cesaretidir.
Korku ile ümit arasında yaşamak,
ip üzerinde yürümek gibidir belki.
Ama o ip, insanı Rabbine bağlayan ince bir bağdır.
Çok korkarsan karanlığa düşersin,
çok umarsan gaflete kayarsın.
Denge ise kalbi olgunlaştırır.
Ben umudumu koruyabiliyor muyum?
Evet…
Bazen zayıflasa da,
bazen rüzgârda titreyen bir mum gibi sarsılsa da
onu söndürmemeye niyetliyim.
Çünkü umut;
savaşsız bir dünya için edilen bir dua,
çocuklara bırakılacak temiz bir yarın,
ve en çok da Allah’ın rahmetine duyulan sonsuz güvendir.
Havf ile recâ arasında,
korkarak ve umarak,
ama mutlaka yürüyerek…
Belki de insanın en güzel hâli budur.









