İnsan bazen öyle bir vakitten geçer ki, saatlerin akrebi ve yelkovanı değil de sanki kalbin içindeki görünmez bir sarkaç zamanı ölçmektedir; her vuruşunda biraz daha ağırlaşan bir hasret, biraz daha derinleşen bir yalnızlık ve biraz daha büyüyen bir tefekkürle insan kendi içine doğru uzun bir yolculuğa çıkar. İşte böyle zamanlarda, kadim bir hikmet gibi dudaklardan dökülen üç kelime vardır: "Bu da geçer yâ Hû..."
Ne tuhaf bir sözdür bu... İçinde hem teselli vardır hem ikaz; hem sabır vardır hem hakikat; hem dünyanın faniliğini hatırlatan bir uyarı vardır hem de insanın ruhunu karanlık kuyulardan çıkaran bir umut.
Çünkü insan çoğu zaman geçmeyecek zannettiği şeylerin esiridir. Bir acının hiç dinmeyeceğini, bir ayrılığın hiç kapanmayacağını, bir özlemin sonsuza kadar süreceğini düşünür. Oysa hayat, insanın zannettiği kadar katı değil, Allah'ın takdir ettiği kadar akışkandır. Bugün dağ gibi duran dertler yarın bir tepeye, yarınki tepeler de bir hatıraya dönüşür. Dün gözyaşlarıyla sulanan yolların üzerinde bugün çocuklar oynar. Dün yüreği yangın yerine çeviren hadiseler, yıllar sonra hatırlandığında insanın yüzünde buruk bir tebessüm bırakır.
Tasavvuf ehli dünyayı bir konaklama yeri olarak görmüştür. Çünkü onlar bilirler ki hiçbir misafir hanı ebedî değildir. İnsan burada biraz sevinir, biraz üzülür, biraz kazanır, biraz kaybeder; sonra da yoluna devam eder. Asıl yanılgı, misafirhaneyi memleket sanmaktır. Acıyı sonsuz, mutluluğu da kalıcı zannetmek işte bu yanılgının en belirgin tezahürüdür.
Oysa hayatın en değişmez hakikati değişimin kendisidir. Baharın çiçekleri nasıl sonbaharın rüzgârlarına teslim oluyorsa, insanın sevinçleri de hüzünleri de vakti gelince yer değiştirir. Çünkü varlık âleminde hiçbir şey olduğu hâl üzere kalmaz. Ne gece sonsuza kadar sürer ne de güneş hep aynı noktada durur. Kâinatın tamamı bir deveran içindedir. Duran yalnızca mezar taşlarıdır.
İnsan bazen sahip olduklarıyla mağrur olur. Gücünün, makamının, gençliğinin ve servetinin hiç eksilmeyeceğini sanır. Fakat "Bu da geçer yâ Hû" sözü yalnızca keder zamanları için söylenmiş bir söz değildir. Sevinç zamanlarının da kulağına fısıldanması gereken bir hakikattir. Çünkü kibri büyüten şey kalıcılık vehmidir. İnsan elindekilerin emanet olduğunu unutunca, kendisini mülkün sahibi zannetmeye başlar. Oysa zaman, en büyük hükümdarların tahtlarını bile sessizce çürüten görünmez bir nehirdir.
Belki de insanın olgunlaşması, yaşadığı olayları değiştirmesiyle değil, onların geçici olduğunu anlamasıyla mümkündür. Çünkü hakikî hikmet, fırtınayı durdurmak değil, fırtınanın da geçeceğini bilmektir. Hakikî sabır, acı çekmemek değil, acının da ilahî takdirin bir misafiri olduğunu idrak etmektir. Hakikî tevekkül ise yarının ne getireceğini bilmeden bugünü sükûnetle yaşayabilmektir.
Tasavvufun derin ikliminde insanın nefsine öğretilen en büyük derslerden biri de budur: Dünyaya gereğinden fazla tutunma. Çünkü tutunduğun her şey senden ayrılacaktır. Sevdiğin insanlar, gençliğin, kuvvetin, hatta aynadaki yüzün bile zamanın önünde sessizce geri çekilecektir. Geriye yalnızca ruhunun inşa ettiği hakikat kalacaktır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yaşlandıkça daha çok susar. Çünkü konuşarak öğrenilen şeylerin bir sınırı vardır; fakat bekleyerek, sabrederek ve yaşayarak öğrenilen hakikatlerin sınırı yoktur. İnsan yıllar geçtikçe anlar ki en büyük öğretmen zamandır ve zamanın en çok tekrar ettiği cümle de şudur:
"Geçecek..."
Öfke geçecek... Kırgınlık geçecek... Yokluk geçecek... Varlık geçecek... Alkışlar geçecek... Sessizlik geçecek... Ve bir gün insanın kendisi de bu dünyadan geçip gidecek...
İşte o vakit geriye dönüp baktığında, uğruna gecelerce uykusuz kaldığı nice şeyin aslında bir gölge kadar kısa ömürlü olduğunu görecek. O zaman anlayacak ki dünya, avuçta tutulmaya çalışılan su gibidir; sıkıca kavradıkça daha hızlı akıp gider.
Bu yüzden bazen gökyüzüne bakıp derin bir nefes almak, bazen bir ağacın altında sessizce oturmak, bazen de kalbin en tenha köşesinde kendi kendine şu sözü fısıldamak gerekir:
"Bu da geçer yâ Hû..."
Çünkü geçen yalnızca acılar değildir; gururlar da geçer. Geçen yalnızca ayrılıklar değildir; kavuşmalar da geçer. Geçen yalnızca ömür değildir; ömrün içindeki bütün hikâyeler de geçer.
Lakin geçmeyen bir şey vardır:
İnsanın hakikati arayışı...
Ve belki de bütün geçiciliklerin arasında insana emanet edilen tek kalıcı servet, kalbini Hak'ka yöneltebilme cesaretidir.
Bu yüzden ne hüzün geldiğinde ümitsizliğe kapıl, ne sevinç geldiğinde kendini sonsuzluğun sahibi san.
Başını hafifçe eğ, kalbini sükûnete bırak ve zamanın büyük nehrine bakarak tebessüm et:
"Bu da geçer yâ Hû..."
Ama insan, geçerken neye dönüştüyse, işte asıl mesele odur.









