Aslında yaşamak çok basit, düz bir şey.
Ama biz onu karmaşık hale getirmekte üstümüze yok.
İçinden çıkılmaz planlar, ertelenmiş sevinçler, bir türlü gelmeyen “uygun zamanlar” icat ederiz. Sonra da yorulduğumuza, tükendiğimize şaşırırız.
Oysa hayat, sabah açılan bir pencere kadar sade.
Bir bardak çayın buharı, ekmeğin kokusu, sokaktan geçen bir çocuğun kahkahası… Hepsi orada, tam gözümüzün önünde. Ama biz hep başka yerdeyiz. Ya geçmişin pişmanlığında, ya geleceğin kaygısında.
Yaşamak, çok şey biriktirmek değil aslında.
Azla yetinmeyi, fazlayı yük bilmemeyi öğrenmek.
Her söylenene cevap yetiştirmemek, her suskunluğu yenilgi saymamak. Bazen sadece susmak, bazen sadece bakmak.
İnsan, hayatı büyüttükçe kendini küçültüyor.
Küçük mutlulukları hafife alıyor, büyük acıları ise kutsallaştırıyor. Oysa bir gülümseme, bir hal hatır sorma, bir elin omza dokunuşu.
Bütün mesele burada. Hayat, bu kadar.
Aslında yaşamak, acele etmemek.
Her şeye yetişmeye çalışmamak.
Bir günün hakkını vermek, yarının borcunu bugünden yüklenmemek.
Belki de en büyük yanılgımız şu:
Hayatı çözmeye çalışıyoruz.
Oysa hayat çözülmez, yaşanır.
Anlaşılmaya değil, hissedilmeye gelir.
Aslında yaşamak çok basit, düz bir şey.
Zor olan, onu basit bırakabilmek.









