Ben Aydın Abi’yi ilk tanıdığımda, onun için “fotoğrafın adamı” demiştim. Öylesine fotojenikti ki, her karesi bir portreye dönüşüyordu. Uzun boyu, derin bakışlarıyla kadraja sığmayan bir tarafı vardı. Ama zaman geçtikçe, asıl kadraja sığmayan şeyin içindeki aydınlık olduğunu fark ettim.
Fotoğraflarda kimi zaman bir Necip Fazıl gibiydi. Duruşunda hem fikir hem fikir adamı vardı. Sözleriyle değil, duruşuyla konuşanlardan... Onunla yapılan çay sohbetlerinin, bir sigara yakıp araya suskunluk serpiştirdiğimiz o anların başka bir havası olurdu. Herkesle konuşmaz, hele sevmediği insanlara zerre kadar yüz vermezdi. Siyasetçilerin bazıları onunla aynı masaya oturmaktan çekinirdi. Çünkü o lafı dolandırmaz, yüzüne yüzüne söylerdi.
Ama en çok da etrafındaki gençlere “önce delikanlı olacaksın” derken tanıdım onu. O söz, kulağa basit bir nasihat gibi gelir belki ama Aydın Abi’nin dilinde bu bir öğretiydi. Önce delikanlı olacaksın: Adam gibi duracak, sözünün arkasında duracaksın. Omurgasızlığa, yalakalığa, kifayetsiz muhterislere yer yoktu onun dünyasında.
Sigaradan dolayı nefes almakta zorlandığı bir gün, dayanamayıp “Abi, içme şunu artık” dedim. Bana döndü, gözlerini kısmış bir tebessümle, “Lan oğlum... Nasıl öleceğiz? Bu da bizim sebebimiz olacak” dedi. O an hem güldüm hem sustum. Çünkü hayatı da ölümü de kendi üslubuyla karşılayan bir adamdı o.
Onu tanımak, sadece bir insanı değil; bir duruşu, bir dönemi ve bir hayata bakışı tanımaktı. Aydın Abi fotoğrafın önünde değil, ardındaki ışığıydı.








