Sokak, akşam güneşinin solgun bir sarıya boyadığı o bildik hâlindeydi. Mehmet, çocukluğunda her gün geçtiği bu sokakta yine yürüyordu; ama ayakları artık hafif değil, yorgundu. Bir zamanlar üzerine çıkıp rüzgârı yararak sürdüğü babasının o eski bisikleti, yılların gürültüsünü taşıyormuş gibi zihninde metalik bir tınıyla canlandı.
Bisiklet, evlerinin avlusunda dururdu. Rengi belirsiz bir yeşile dönmüş, seleyi kenarından açılmış, pedalları gıcırdayan bir şeydi. Ama Mehmet için dünyayı keşfetmenin kapısıydı. Ne var ki zinciri sürekli atar, freni de bir türlü tutmazdı. Mehmet her defasında sinirlenir, bisikleti avluya çarpar, babasına çıkışırdı.
— Hiçbir şeyi düzgün yapmıyorsun baba!
Babası o an hep susar, uzun uzun bisiklete bakar, sonra Mehmet'in öfkesini daha da büyüten o yumuşak sesiyle konuşurdu:
— Elimden geldiği kadar oğlum…
Mehmet, babasının bu sözünde gizli olan yorgunluğu, geçim derdinin arkasında saklanan kırgınlığı, kendisine sakladığı sevgiyi hiç anlayamazdı. Çocukluk böyle bir şeydi: her şeyi hor görürdü, ama hor gördüğünün değerini yıllar sonra kavrardı.
Aradan çok zaman geçti. Babası öldüğünde, evin tüm eşyaları arasında en çok o bisikletin yokluğunu hissetmişti Mehmet. Bisiklet çoktan hurdaya gitmişti, belki de başka bir çocuğun elinde yeniden sürülmüştü. Ama babasının o yorgun elleri, zincire yağ süren parmakları, freni sıkarken yüzünde beliren hafif endişe, hepsi hâlâ Mehmet’in aklındaydı.
Şimdi, kendi oğlunun bisikletinin başında eğilmiş hâlde, freni tamir etmeye çalışırken birden durdu. Babasının gençliğini düşündü. Kendininkini…
Bir anda o meşhur cümle içinden geçti:
Gençlik acıdır ve hor görür, anlamaz… Ve insan anlamaya başladığı zaman gençlik çoktan çekip gitmiştir.
Mehmet tam bu cümleyi zihninde tamamladığı anda, elleri titredi. Cıvatayı sıktığı anahtar yere düştü. Ellerine baktı tıpkı babasının ellerine benziyordu. Aynı çizgiler, aynı yorgunluk, aynı sessiz kabulleniş…
O sırada oğlu yanına koşup sevinçle seslendi:
— Baba oldu mu? Sürebilir miyim?
Mehmet gülümsedi. İçinde hafif bir acı, dışarıdan belli olmayan bir sızı vardı.
— Olur oğlum… Ama dikkat et, yokuş aşağı çok hızlanma.
Bu uyarıyı söyler söylemez kendi babasının sesini duymuş gibi oldu. Sanki yıllar döndü, sokak yine o eski sokaktı; babası bir gölge gibi yanı başındaydı.
Çocuk bisikletiyle neşeyle uzaklaşırken, Mehmet sessizce mırıldandı:
— Ben anlamaya geç kaldım baba…
Ama o an şunu da fark etti: gecikmiş anlayış bile insanın içini biraz olsun onarabiliyordu.
Ve gençliğin gölgesi, duvarın dibinde bir süre durup sonra akşam rüzgârıyla hafifçe dağıldı.







