Martin Heidegger’in bu kısa ama ağır cümlesi, insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye çağırır bizi.
Çünkü bu söz, dili yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkarır; onu varoluşun mekânı, insanın kendisiyle ve hakikatle temas kurduğu zemin hâline getirir.
İnsan, konuşan bir varlık olduğu için değil; konuşma içinde var olduğu için insandır. Düşüncelerimiz kelimelerle şekillenir, duygularımız ad buldukça billurlaşır, acımız sustukça derinleşir.
Dil, yalnızca anlattığımız şey değildir; olduğumuz şeydir.
Bir kelimeyi kaybettiğimizde, sadece bir sözcüğü değil, o kelimenin işaret ettiği bir dünyayı da kaybederiz.
Merhametin adı silinirse, merhametin kendisi de yavaş yavaş hayattan çekilir. Adalet, hakikat, vicdan. Bunlar önce dilde aşınır, sonra sokakta kaybolur.
Çünkü insan, anlamadığı bir şeyi savunamaz; adını koyamadığı bir acıyı da sahiplenemez.
Dil bozulduğunda, düşünce de bozulur. Düşüncenin bozulduğu yerde ise hakikat bulanıklaşır.
Bugün çağımızın en büyük krizlerinden biri, kelimelerin içinin boşaltılmasıdır. Söylenen çoktur ama söylenenin anlamı azdır. Gürültü vardır, ama söz yoktur. Oysa söz, sessizliğin içinden doğar; kelime, düşüncenin terbiyesidir.
Dil, aynı zamanda bir ahlâk meselesidir. Yalan, önce cümleye sızar; zulüm, önce kelimelerle meşrulaştırılır.
Bu yüzden dili korumak, sadece edebî bir kaygı değil, insanî bir sorumluluktur. Kelimelerimize gösterdiğimiz özen, hakikate gösterdiğimiz saygının aynasıdır.
İnsan, dilinde yaşar.
Kendi ana dilinde düşünemeyen bir insan, başkasının dünyasında misafir gibidir. Evinde olmayan, huzur bulamaz. Belki de bu yüzden, kökünden koparılmış toplumlar önce dillerini kaybeder; sonra hafızalarını, ardından yönlerini…
“Dil varlığın evidir” sözü, bize şunu hatırlatır:
Eğer bu evi ihmal edersek, çatısı çöker.
Eğer kelimeleri hoyratça kullanırsak, anlam bizi terk eder.
Ve insan, anlamını kaybettiğinde,
kendini de kaybeder.









