Çünkü intiharı genellikle umutsuzlukla, karanlıkla, hayata sırt dönmüşlükle yan yana koyarız. Oysa bu söz, umutsuzluğu değil; umut kırılmasını işaret eder. Ve umut kırılması, yalnızca bir zamanlar umut etmiş olanların başına gelir.
Kötümser zaten baştan razıdır dünyanın eksikliğine. Onun beklentisi düşüktür; acıya, haksızlığa, kayba karşı bağışıklık geliştirmiştir. Hayatın adaletsizliğini doğal bir yasa gibi kabul eder. O yüzden her darbe, onun için yalnızca “olması gerekenin” devamıdır. Kırılmaz; çünkü zaten yükselmemiştir.
İyimser ise başka türlü yaşar. O, dünyayı olduğu gibi değil, olabileceği gibi sever. İnsanın iyi yanına, yarının bugünden daha anlamlı olacağına, çabanın karşılıksız kalmayacağına inanır. Bir düzen hayal eder; ahlaklı, merhametli, tutarlı bir düzen. İşte tam da bu yüzden, dünya onun üzerine daha sert düşer.
İyimserin intiharı, hayattan kaçış değil; hayatla yaptığı sözleşmenin bozulmasıdır. “Böyle olmayacaktı” cümlesi, onun son iç sesidir.
İnanmıştı.
Sabretmişti.
Dayanmıştı.
Ve sonunda, bütün o iyi niyetli beklentilerin sistematik biçimde boşa çıktığını görmüştür. Umutsuzluk değil onu çökerten; umudun sürekli ve ısrarlı biçimde incitilmesidir.
Albert Camus, intiharı felsefenin tek ciddi problemi olarak tanımlarken, aslında bu çatlağa işaret eder: İnsan, dünyanın anlamsızlığıyla yüzleştiğinde ne yapacaktır? Ama çoğu zaman mesele anlamsızlık değildir; yarım kalan anlamdır. Yani bir zamanlar kurulmuş, sonra yıkılmış bir anlam.
“Sadece iyimserler intihar eder” sözü, intiharı yüceltmez; tam tersine, dünyayı suçlar. Çünkü bu dünyada en çok yaralananlar, en çok inananlardır. En çok düşenler, en yükseğe çıkanlardır. En derin karanlık, ışığın varlığını bilenlere çöker.
Belki de bu yüzden asıl soru şudur:
İyimserleri hayatta tutacak bir dünya kurmak mümkün mü?
Yoksa biz, umut etmeyi öğütleyip umudu koruyamayan bir çağın tanıkları mıyız?
Bu söz, bir son cümle değil; ağır bir ithamdır.
Hayata, topluma ve bize yöneltilmiş sessiz ama sert bir soru.








