Her dönemin bir Godot’su vardır.
Gelmesi beklenen, gelirse her şeyi düzeltecek olan… Adını herkes bilir ama kimliğini kimse tam tarif edemez. Yine de sabırla beklenir. Çünkü beklemek, harekete geçmekten daha güvenlidir.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’i bir tiyatro oyunu değil sadece; modern insanın aynasıdır. İki insan, bir ağacın altında bekler. Gitmezler. Gitmeyi düşünürler. Ama düşünmekle yetinirler. Tanıdık gelmiyor mu?
Niye bekliyoruz?
Çünkü beklemek sorumluluk almayı erteler. Karar vermek, risk almaktır. Beklemek ise kaderle anlaşmaya benzer: “Ben bir şey yapmayayım, bir şey gelsin.” Bu yüzden Godot çoğu zaman bir kişi değil; bazen bir iktidar, bazen bir kurtarıcı, bazen “şartlar düzelince” diye başlayan cümlelerin sonudur.
Umudumuz ne?
Aslında büyük devrimler değil. Küçük rahatlamalar. Birilerinin bizim yerimize konuşması, bizim yerimize düzeltmesi, bizim yerimize cesur olması. Kierkegaard’ın dediği o meşhur “kaygı” tam da burada başlar: İnsan özgür olduğunu fark ettiğinde başı döner. Beklemek, bu baş dönmesini bastırır.
Ama bekleyerek ne kazanıyoruz?
Zaman değil. Huzur hiç değil.
Sadece alışkanlık.
Beklemeye alışıyoruz. Sabretmeyi erdem sanıyoruz. Susmayı olgunluk, kabullenmeyi bilgelik diye paketliyoruz. Oysa alışılan her şey, bir süre sonra kader gibi görünmeye başlar.
Camus’nün Sisifos’u kayayı iter. Anlamsızdır ama eylemdedir. Godot’yu bekleyen ise hareketsizdir. Trajedi burada: Eylemsizlik, anlamın yerini alır. İnsan bir şey yapmadığı hâlde, bir şey yapıyormuş gibi hisseder.
Peki başka çare yok mu?
Var. Ama zor.
Godot’nun gelmeyeceğini kabul etmek.
Kurtarıcı yok, mucize yok, uygun zaman yok demek. Sartre’ın söylediği gibi insan özgürlüğe mahkûmdur; beklemek bu mahkûmiyeti erteleme çabasıdır sadece.
Belki de Godot hiç yoktu.
Ama bekleyiş hep vardı.
Ve biz, gelmeyen bir şey uğruna, yaşanabilir bir hayatı askıya aldık.
Asıl soru şu değil:
Godot ne zaman gelecek?
Asıl soru şu:
Biz daha ne kadar bekleyeceğiz?









