Kayseri’nin taş sokaklarında, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte açılan kepenklerin ardında bir koku yükselirdi: susamın, çörekotunun, ketenin kokusu… Toprağın kalbinden çıkıp insanın emeğiyle yeniden şekillenen bu koku, köylünün alın teriyle karışarak “yağ” olurdu. İşte o eski dükkânlara tasirhane derlerdi köylüye mahsus, sade ama bereketli bir dünyaydı orası.
Düvenönü’nde yan yana sıralanmış küçük dükkanların içinde, koca pres makineleri gıcır gıcır sesler çıkarırdı. Demirin içinde sıkışan tohumlar, sabrın ve emeğin ateşiyle özünü bırakır, damla damla hayat olurdu. O yağ, sadece sofralara değil, köylerin yüreğine de şifa taşırdı. Çünkü o yağın içinde güneş vardı, toprak vardı, insan vardı.
Köylü, sabahtan tasırına doldurduğu ketenini, getirirdi. “Ağam, bunu iyi bastır ha, içindeki bereket tam çıksın” derdi. Usta başını sallar, elini makinenin dişlisine koymadan evvel bir dua ederdi: “Allah bereketini artırsın.” İşte o dua, makinenin uğultusuna karışır, dükkanın içini sessiz bir huşûya bürürdü.
Şimdi o dükkânlar yok. Yerlerinde tabela asılı binalar, unutulmuş isimler ve bir zamanın sesleri var yalnızca. Ama kim bilir, belki hâlâ bir köy evinin ambarında, teneke bir bidonun dibinde o eski tasirhanenin kokusu kalmıştır. Bir damla yağ, bir parça hatıra, bir yudum geçmiş...
Çünkü tasirhane sadece yağın çıktığı yer değildi; emeğin, kanaatin, toprağa saygının damıtıldığı bir mekândı. Orada köylü, toprağa değil, kendi yüreğine de dokunurdu. Her damlada bir yazın sıcağı, bir kışın umudu vardı.
Ve şimdi, ne zaman o kokuyu hatırlasam, bir köy sabahı gözümde canlanır:
Ocakta kaynayan süt, tandırdan yeni çıkmış ekmek, ve köşede parlayan bir şişe yağ…
Altın gibi, tertemiz, sade.
Tıpkı köylünün kalbi gibi.








Tebrikler hocam. Bizi de götürdünüz o yıllara.