Hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda gözlerimizi doldurur. Bir söz, bir hatıra, bir kayıp… İşte o anlarda insanın elini ilk aradığı şey bir mendildir. Ama asıl mesele, o mendili kimin verdiğidir.
Mendil açmak kolaydır. Herkesin bir derdi, herkesin bir sızısı vardır. Anlatacak çok şeyimiz, dökecek gözyaşımız bol…
Fakat mendil vermek; işte o başka bir iştir. Empati ister, yürek ister, sessiz bir olgunluk ister. Mendil veren, başkasının acısını kendi acelelerinden, kendi haklılığından, kendi konuşma isteğinden öne koyar.
Mendil veren insan, nasihat etmez önce. “Ben demiştim” demez. Acının ortasında ahkâm kesmez. Sadece yanında durur. Bazen bir omuz olur, bazen sessiz bir bakış…
Bazen de sadece uzatılan tertemiz bir mendil. O mendil, aslında “Buradayım” demektir.
Bugün etrafımıza baktığımızda mendil açan çok, mendil veren az.
Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes haklı. Ama dinleyen yok. Gözyaşını gören var, silmeye niyetlenen yok. Halbuki insanı ayakta tutan, acısının duyulması değil; paylaşılmasıdır.
Mendil veren olmak, büyümektir. Olgunlaşmaktır. Kendini biraz geri çekip başkasına yer açabilmektir.
İnsanın kendi yaralarını sarmayı bildiği kadar, başkasının yarasına da dokunabilmesidir.
Bir gün bizim de gözlerimiz dolacak. O gün açacak bir mendilimiz mutlaka olur. Ama o an yanımızda mendil uzatan biri varsa, işte asıl zenginlik odur.
Dünya, gözyaşından değil; merhamet eksikliğinden yoruluyor.
O yüzden mendil veren ol. Mendil açan olma.
Çünkü insanı insan yapan, gözyaşı değil; o gözyaşına uzanan eldir.









