Gazetelerin en kalabalık sayfalarında bile insan bazen sessizliğe ihtiyaç duyar. Çünkü kalabalıklar insanı susturur, sessizlik ise konuşturur. Bugün size gürültünün arasından sıyrılıp kendine bir sandalye çekmiş o görünmez misafiri anlatmak istiyorum: Sessizliğin yüzünü.
Evet, yüzü olsaydı…
Muhtemelen yılların yorgunluğunu taşırdı o yüz. Kimsenin duymadığı kırgınlıkları, dile gelmemiş özlemleri, içten içe büyüyen yalnızlıkları her gün toplaya toplaya biraz daha derinleşmiş çizgilerle kaplanırdı. Çünkü en çok sessizlik bilir insanın neyi içinde biriktirdiğini.
Sessizlik, bazen bir odanın köşesinde çömelmiş hâlde bekler.
Sen konuşursun, anlatırsın, bağırırsın…
O hiçbir şey söylemez.
Yine de bir bakışıyla insanın içini çevirip gösterir:
Bak, aslında neye üzülüyorsun.
Herkesin bir yüzü vardır, ama herkesin bir sessizliği yoktur.
Bazılarının sessizliği yumuşak bir battaniye gibidir; sarar, sarmalar, ısıtır.
Bazılarınınki ise bir uçurum misalidir, baktıkça içine çeker, insanı kendi derinliğinde kaybeder.
Duyguların hacmi sesle ölçülmez;
kimi acılar fısıltıyla bile anlatılamayacak kadar büyüktür.
Belki de bu yüzden sessizlik, en dürüst aynadır.
İnsan orada kendini olduğundan daha çıplak, daha savunmasız, ama bir o kadar da daha gerçek görür.
Ve işin tuhaf yanı…
Bir odada iki kişi sustuğunda, büyük konuşmalar edilir aslında.
Kaş kaldırmalar, nefes alışlar, göz kaçırmalar… Hepsi sessizliğin satır aralarıdır.
Belki de sessizliğin yüzü, hepimizin yüzüne benzer biraz.
Gizlemeye çalıştığımız hüzün, içimize attığımız kelimeler, zamanın içimizde bıraktığı tedirgin titreşimler…
Hepsi onun çehresine işlenmiştir.
Bugün dünyanın gürültüsü kulağınızı biraz fazla yorarsa, kendinizi duymak için küçük bir mola verin.
Bir dakikalık bir susuş bile, gün boyu konuşulanlardan daha çok şey anlatabilir.
Çünkü bazen en doğru cümle, hiç kurulmamış olan cümledir.
Ve sessizliğin yüzü, o cümlenin tam ortasında sizi bekliyordur.








