Sinema tarihinin derinliklerine indiğinizde fark edersiniz: Bazı yönetmenler sadece film çekmez, size bir hayat biçimi, bir bakış açısı, hatta bir düşünme tarzı sunarlar. Bu yüzden “Hangi yönetmenle sinemaya gitmek isterdiniz?” sorusu, basit bir tercih sorusu olmaktan çok daha fazlasıdır. Bir nevi ruh eşinizi aramak gibidir; elbette sinema ruhunuzu…
Benim elimde liste güçlü: Nuri Bilge Ceylan, Andrei Tarkovsky, Christopher Nolan, Abbas Kiyarüstemi, Martin Scorsese, Steven Spielberg ve Zeki Demirkubuz. Her biriyle aynı salonda yan yana oturduğunuzu hayal edin. Filmin başlamasına birkaç dakika var ve o karanlıkta, dev perdenin önünde, her biri size başka bir dünyanın kapısını aralıyor.
Tarkovsky ile bir film izlemek: Zamanın akışını değiştirmek
Tarkovsky’nin yanına oturduğun anda filmden çok zamanı izleyeceğini bilirsin. Bir su damlası, rüzgârda sallanan bir ağaç dalı… O anlarda sana dönüp “Gördün mü? Bu da bir dua aslında,” dese şaşırmazsın. Tarkovsky ile sinemaya gitmek, bir gösterim değil; bir ayin.
Nuri Bilge Ceylan’la salonda derin bir sessizlik olur
Nuri Bilge Ceylan’ın yanında telefonun titreşmeye kalksa suçluluk duyarsın. Onunla film izlemek, sessizliğin bile anlam taşıdığı bir evrene girmek demektir. Belki filmden çıkınca uzun uzun yürür, “İnsanın kendine bakması bazen en zoru…” diye başlayan bir sohbet açılır.
Nolan: Bir filmden değil, bir denklemden çıkarsın
Nolan’la sinemaya gittiğinde film bitince dışarı çıkıp saate bakarsın: “Gerçekten kaç saat geçti?” Çünkü onun yanında izlenen her sahne, uzay-zamanı büken, zihnin sınırlarını zorlayan bir zeka labirentine dönüşür. Nolan, film izlemeyi değil, film çözmeyi teklif eder.
Kiyarüstemi ile çay gibi bir film izlersin
Bu listede kalbi en çok ısıtan isim belki de Kiyarüstemi. Onunla film izlemek, ağır dramatik sahnelerden çok, bir çocuğun yürüyüşündeki sadeliği fark etmeyi sağlar. Filmden çıkınca “Sinemanın özü hayatın kendisi değil mi zaten?” der ve haklı olduğunu anlarsın.
Scorsese anlatır, Spielberg büyüler
Scorsese ile sinemaya gitmek, filmden önce 30 dakika sinema tarihi dersi almak demektir. O kadar tutkulu ki, daha jenerikte konuşmaya başlar.
Spielberg’le ise tam tersi: O konuşmaz, büyüyü perdeye bırakır. Yanında çocuk gibi heyecanlanan bir yönetmen bulursun. Filmi o yapmış gibi değil, o an ilk kez izliyormuş gibi yaşar.
Demirkubuz’la sinema: Bir yüzleşme seansı
Zeki Demirkubuz’la yan yana oturduğun bir seansta hafifçe gerilirsin. Çünkü o, insanın karanlığını çıplak bir şekilde gösteren bir yönetmen. Salon ışıkları yandığında “Bu karakteri bu kadar rahatsız eden neydi?” diye sorar, bilerek. Cevabı vermek sana kalır.
Peki benim seçimim kim?
Bu isimlerin her birine ayrı bir saygım var. Hepsiyle bambaşka dünyalara açılmak mümkün. Ama birini seç derseniz… Her seferinde tercihim değişir. Çünkü hangi yönetmenle sinemaya gitmek istediğim, aslında o gün hangi ruh hâlinde olduğuma bağlı.
Bir gün Tarkovsky’nin ağırlığını kaldırabilirim, başka bir gün Spielberg’in büyüsünü…
Bazen Ceylan’ın sessizliğine ihtiyaç duyarım, bazen Scorsese’nin enerjisine.
Kim bilir, belki de sinemanın güzelliği tam olarak burada saklıdır.
Bazılarıyla bir film izlersin, bazılarıyla hayatı.








