Dünyanın farklı coğrafyalarına baktığımızda, insanlığın direniş damarlarının hâlâ canlı olduğunu görüyoruz. İspanya’dan Latin Amerika’ya, Yunanistan’dan İtalya’ya, İskandinav ülkelerinin sessiz meydanlarına kadar uzanan sol hareketler, vicdanı, dayanışmayı ve adaleti ayakta tutmaya çalışıyor. Bu hareketler yalnızca kendi halklarının değil, aynı zamanda insanlığın ortak umudunun sesi hâline geliyor.
Yoksulların, ezilenlerin, sömürülmüşlerin hakkını savunarak emperyalizmin zincirlerine karşı bir başkaldırıdır bu. Kimi zaman bir Latin Amerikalı madencinin terinde, kimi zaman bir Yunan gencinin üniversite duvarına yazdığı “özgürlük” kelimesinde yankılanır bu ses. Her biri, sermayenin sınırsız iştahına karşı insanın onurunu savunur.
Bugün insanlık, belki de tarihin en büyük sınavlarından birini veriyor. Bir yanda küresel kapitalizmin acımasız çarkları, öte yanda mazlum coğrafyaların direniş arayışı… İşte bu noktada iki büyük damar insanlığı taşıyor: İslamcılık ve Sol.
Bu iki damar, aslında aynı kalpten beslenir: Adalet duygusundan. Çünkü ne Hz. Ali’nin adalet anlayışı, ne de Che Guevara’nın isyanı özünde birbirinden uzaktır. Her ikisi de insanın sömürülmediği, zulme karşı susmadığı bir dünya hayal eder.
İslamcılık, adaletin ilahi kökünü; Sol ise toplumsal vicdanın dünyevi mücadelesini temsil eder. Bir araya geldiklerinde, tarihin gördüğü en güçlü ahlaki ses ortaya çıkar: Adaletin, özgürlüğün ve onurun sesi. Aksi hâlde, her toplum ve her birey emperyalizmin kölesi olmaya, sermayenin ve zorbalığın esiri olarak yaşamaya mahkûm kalır. Vicdanı yaşatmanın yolu, adaletin evrensel dilini savunan bu iki ruhun omuz omuza yürümesidir.
Bugün Filistin bu büyük sınavın merkezinde duruyor.
Gazze, yalnızca bir şehir değil, insanlığın vicdanının aynasıdır. Ve orada direnen bir hareket var: Hamas.
Batı medyasının tek yönlü anlatılarına rağmen, Hamas’ın son dönemdeki açıklamaları dikkatle okunmalı. Çünkü her mesaj, sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir çerçeve çiziyor.
Amerika Birleşik Devletleri’ne: Hamas, önerileri tamamen reddetmiyor. Bu, akılla inanç arasındaki dengeyi koruma çabasıdır.
İsrail işgaline: “Gazze’de hiçbir İsrail askeri varlığı kabul edilemez.” Bu, onurun kırmızı çizgisidir.
Filistinli gruplara: Ulusal uzlaşıdan kopmamak, iç çatışmanın değil birlikteliğin yolunu seçmektir.
Arap arabuluculara: Kapsayıcı bir müzakere çağrısı, savaşın değil insanlığın sesidir.
Filistin halkına: “Temel ilkelerdenvazgeçmeyeceğiz” mesajı, yalnızca bir siyasi duruş değil, bir ahlak beyanıdır.
Bu tabloya bakıldığında, Hamas yalnızca askeri bir direniş hareketi değil, aynı zamanda Filistin’in vicdani kimliğini temsil ediyor.
Batı’nın ikiyüzlü özgürlük söylemlerine karşın, Gazze’de her gün yaşanan dram insanlığın ortak sınavıdır. Ve bu sınavdan geçebilmenin yolu, sadece dua etmekle değil; vicdanla, adaletle, dayanışmayla yürümekten geçiyor.
Belki de insanlığın geleceği, bu iki damarın —İslamcılık ve Sol’un— yeniden buluşmasında saklıdır. Çünkü birinin kalbi inançla, diğerinin kalbi vicdanla atıyor.
Ve insanlığın kurtuluşu, ancak bu iki kalbin birlikte atmasında mümkün olacak.







