Bize hep “Bir şey eksik!” diyen bir ses var ya içimizde, işte o ses bazen uykularımızın arasına sızar, bazen kalabalıkların içinde kulağımıza dokunur. Her şey tam gibi görünür; dostlarımız yanımızda, işlerimiz yolunda, hayatın ritmi akışında… Ama yine de o ince sızı susmaz.
Sanki ruh, kendisine ait olmayan bir elbiseyi giymiştir; bedene tam oturmaz, içimizi sıkar.
O eksiklik duygusu, aslında bir kusur değil, bir hatırlatmadır.
Platon, insanı “eksik bir bütünün yarısı” olarak tanımlar. Ona göre insan, bir zamanlar tamam olduğu bir hakikatten kopmuş, sonra o eksikliğiyle arayışa düşmüştür.
İşte biz de, o kadim yarılışın izinde dolaşırız. Kimimiz aşkın peşine düşer, kimimiz anlamın; kimimiz başarıyla doldurmak ister, kimimiz sessizlikle. Ama hiçbir çaba, o ilahî boşluğu bütünüyle dolduramaz. Çünkü o boşluk, bizim hakikatimizin yankısıdır.
İnsanın içindeki eksiklik hissi, aslında Tanrı’ya doğru yönelmiş bir duadır.
Bu yüzden ne kadar çok şey bilirsek bilelim, ne kadar çok şeye sahip olursak olalım, yine de bir yanı hep çocuk kalır insanın. Çünkü tamamlanmak, sadece “olmakla” değil, “dönmekle” mümkündür.
Nereye mi dönmek?
Kendine…
Yani o içteki derin kaynağa, o ilk “nefha”ya, o “ol” emrinin yankılandığı yere.
Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” der.
Belki de insan aslında şöyle demeliydi:
“Eksikliğimi hissediyorum, öyleyse insanım.”
Çünkü tamam olan artık aramaz.
Ama insan arar, yanılır, düşer, kalkar, yeniden sorar…
Ve her sorduğunda biraz daha yaklaşır, her yanıldığında biraz daha olgunlaşır.
Belki de “bir şey eksik” diyen o ses, Tanrı’nın insana en büyük lütfudur.
Zira o ses, bizi diri tutar, yolda tutar.
O ses sayesinde bir lokma ekmeğin kıymetini, bir dost gülüşünün sıcaklığını, bir duanın içtenliğini fark ederiz.
Ve sonunda anlarız ki:
Eksik olmak, aslında tamamlanmaya giden yoldur.
O ses susmasın… çünkü o ses varsa, biz hâlâ arıyoruz demektir.
Ve arayan, eninde sonunda bulunandır.








