Bilmek, bir sonuca varmak değil; bir eksilmeyi kabullenmektir. İnsan bildikçe tamamlanmaz, aksine parçalandığını fark eder. Çünkü bilgi, insanın cehaletini ortadan kaldırmaz; onu görünür kılar. Sokrates’in bilgeliği de buradaydı: Bildiği tek şey, bilmediğiydi. Bu, bir alçakgönüllülük değil; varoluşun kaçınılmaz sonucuydu.
Bilmek, hakikate sahip olmak değildir. Hakikat bir mülk gibi edinilmez; ona ancak yaklaşılır. Her yaklaşma, yeni bir mesafe yaratır. Bu yüzden hakikati “bildiğini” iddia edenler çoğu zaman yalana daha yakındır. Yalan, kesinlik ister; bilgi ise tereddütle beslenir. Şüphe, bilginin düşmanı değil, onun asli koşuludur.
Bilgiye susamış insan, çoğunluğun rahatına sığınmaz. Çünkü kalabalıklar bilgiden değil, kanaatten hoşlanır. Kanaat hızlıdır, kolaydır ve sorgu istemez. Bilgi ise ağırdır; bedel ister. İnsanı yalnızlaştırır, çünkü düşünen insan kalabalıkla aynı anda yürüyemez. O, biraz geride kalır; biraz kenarda durur.
Bilmek, ahlâkî bir meseledir. Sadece zihni değil, karakteri de şekillendirir. Bilgi arttıkça sorumluluk artar. Artık “bilmiyordum” deme hakkı ortadan kalkar. Bu yüzden gerçek bilgi insanı özgürleştirdiği kadar yük altına da sokar. Sartre’ın dediği gibi, insan bilinciyle mahkûmdur; çünkü gördüğünü görmezden gelemez.
İnsanca yaşamak isteyen biri için bilgi bir araç değil, bir yönelimdir. O, bilgiyi hükmetmek için değil; anlamak için ister. Anlamak ise her zaman affetmeyi, sabretmeyi ya da susmayı gerektirmez; bazen karşı çıkmayı, bazen yalnız kalmayı gerektirir. Bilgi, konforu değil, doğruluğu seçmeye zorlar.
Bilmek, son kertede şudur:
Kendi yalanlarını tanıyabilmek.
İnsanın kendine söylediği masalları söküp atması.
Ve hakikatin, çoğu zaman insanın hoşuna gitmeyen bir şey olduğunu kabullenmesi.
Bu yüzden bilmek huzur vermez; uyanıklık verir.
Ve uyanık insan, artık eski hayatına dönemez.








