Bu dizeleri ilk okuduğumda, insanın boğazına bir düğüm oturuyor.
Üç bin yıl öncesinden gelen bir ses, bugün tam kalbimizin ortasına dokunuyor.
Ne bir isim söylüyor ne bir yüz tarif ediyor.
Sadece “Beni bulamazsan üzülme” diyor.
İnsanı asıl ağlatan da bu oluyor zaten; bulunamamanın kabullenişi.
Likya’dan kalan bu şiir, bir vedanın en sade hâli.
Bir insan, arkasında kendisini değil; yaptıklarını bırakıyor.
Eşyalar…
Kestiği taşlar, açtığı yollar, işlediği heykeller…
Bugün hâlâ önünden geçtiğimiz, dokunduğumuz, bazen fark etmeden üzerine bastığımız izler.
Ve biz sanıyoruz ki tarih suskun.
Oysa tarih, en çok böyle fısıldıyor.
Bir insan ölürken “beni hatırlayın” demez.
“Üzülme” der.
Çünkü bilir; asıl kalıcılık bedende değil, emekte saklıdır.
Taşa vurulan bir çekiç darbesi, yoldan geçen bir ayak sesi, bir heykelin yüzündeki ifade…
Hepsi, zamana bırakılmış bir selamdır.
“Binlerce yıl öteden parmak izlerimiz dokunacak birbirine…”
Bu cümle insanın gözlerini yaşartan yer.
Çünkü biz bugün, farkında olmadan bir Likyalının parmak izine dokunuyoruz.
O taşta, o yolda, o sessiz kalıntıda.
Belki de kendi yalnızlığımıza dokunuyoruz.
Çünkü insan, hangi çağda yaşarsa yaşasın aynı korkuyu taşır:
Unutulmak.
Ama bu şiir unutulmamış.
Üç bin yıl sonra hâlâ ağlatabiliyorsa, demek ki adam muradına ermiş.
Bedenini değil, izini korumuş.
Biz bugün fotoğraflar çekiyoruz, yazılar yazıyoruz, sesimizi kaydediyoruz.
O ise taş kesmiş.
Ve taş, bizden daha sadık çıkmış.
Bu şiiri okurken insan kendi hayatına bakıyor.
Ben gidersem ne kalacak diye soruyor.
Bir yol mu?
Bir iyilik mi?
Birinin hayatında açılmış küçük bir patika mı?
Yoksa sadece eşyalar mı?
Likyalı şair ağlamıyor.
Ama okuyan ağlıyor.
Çünkü o, gitmeyi kabullenmiş.
Biz ise henüz kalıcı olmayı öğrenemedik.
Belki de bu yüzden bu dizeler bu kadar yakıyor içimizi.
Çünkü üç bin yıl öncesinden biri, bugün bize şunu söylüyor:
“Merak etme… Ben hâlâ buradayım.
Yaptıklarımın içindeyim.”









